World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2008/aug2008/turk-a02.shtml

Türkiye: Darbe girişimine yönelik gözaltılar siyasi krizi derinleştirdi

Sinan İkinci
2 Ağustos 2008
İngilizce’den çeviri (7 Temmuz 2008)

1 Temmuz gününün erken saatlerinde, 23 kişinin bir darbe hazırlığı içinde oldukları suçlamasıyla gözaltına alınmalarıyla birlikte, Türkiye’nin devlet aygıtı içinde yaşanmakta olan şiddetli mücadele daha da kızıştı.

Bu toplu gözaltı, Anayasa Mahkemesi’nin iktidardaki İslamcı AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) hakkında kapatma kararı vermesinin beklendiği bir sırada gerçekleştirildi.

Ankara, İstanbul, Antalya, Erzurum ve Trabzon’da, "Ergenekon" adı verilen soruşturma kapsamında, eş zamanlı olarak baskınlar düzenlendi.

O tarihten bu yana AKP yanlısı kimi gazeteler, yakın bir darbe girişiminin planlarının, gözaltına alınanlardan biri olan, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin (ADD) başkanı, emekli General Şener Eruygur’la birlikte bulunduğuna dair haberler yayınladılar. Bağımsız hiçbir kaynak tarafından doğrulanmamış olan bu haberlere göre, darbe hazırlığı içinde olan bu güçler, Pazar günü 40 ilde protesto gösterileri düzenlemeyi planlıyorlardı. Ordunun müdahale etmesine ve hükümeti devirmesine zemin hazırlamak üzere, bir korku atmosferi yaratmak amacıyla göstericilere ateş açmaları ve kimi tanınmış kişilere yönelik suikastlar düzenlemeleri için keskin nişancılar görevlendirilmişti. Bu iddialara göre, sempatizan gazetecilerin de operasyona destek vermeleri bekleniyordu.

Pazar günü gerçekleştirilen gözaltılar, "Ergenekon" adı verilen, gizli faaliyet gösteren aşırı-milliyetçi bir örgütlenme ağı olduğu iddia edilen gruba yönelik olarak, bir yılı aşkın bir süredir devam etmekte olan soruşturmada, üçüncü gözaltı dalgası oldu. Ergenekon ismi bu örgütlenmenin Türk faşist hareketiyle olan bağını ortaya koyuyor. Türk mitolojisine göre, Türklere efsanevi yurtları Ergenekon’dan çıkış yolunu boz bir kurt gösterdi. Bu efsaneye paralel olarak Türk faşistleri uzun yıllardır "Bozkurt" adını ve sembolünü kullanıyorlar.

Ergenekon çetesine yönelik polis soruşturması 2007 yılının Haziran ayında, İstanbul’da bir gecekonduda -ordunun kullandığıyla aynı yapıda olduğu söylenen- patlayıcıların bulunmasının ardından başlatıldı. Soruşturmanın başlamasından bu yana, aralarında emekli subayların da bulunduğu kırk dokuz kişi, bu grupla ilgileri olduğu şüphesiyle tutuklandılar. Soruşturma kapsamında geçtiğimiz Ocak ayında da otuz üç kişi gözaltına alınmıştı.

Tutuklananlar arasında 1990’lı yıllar boyunca "derin devlet" örgütlenmesi içinde önemli bir rol oynamış olan emekli Tuğgeneral Veli Küçük de yer alıyor. Bu gizli faaliyet gösteren gruplar ve örgütlenmeler ağı gerek Kürdistan İşçi Partisi (PKK) üyelerini ve taraftarlarını gerekse de sıradan Kürtleri hedef almıştı. Küçük, 1996 yılında patlak veren ve güvenlik güçleri, mafya çeteleri ve faşist ölüm mangaları arasındaki yakın bağları gün ışığına çıkaran "Susurluk olayı"nın en önemli isimlerinden biriydi. Daha sonra, Küçük’ün adından, 2006 yılında bir Danıştay hakiminin öldürülmesiyle ilgili olarak söz edilmeye başlandı. Küçük’ün, yine aynı mafya gruplarının ve faşist grupların oluşturdukları çevreyle bağları bulunan, fail Alparslan Aslan’ı tanıdığı ortaya çıktı.

Ergenekon çetesinin aynı zamanda 2006 yılının Mayıs ayında sadık Kemalist çizgideki Cumhuriyet gazetesine yapılan üç bombalı saldırı, 2007 yılının Ocak ayında Ermeni asıllı gazeteci Hrant Dink’in ve 18 Aralık 2002 tarihinde milliyetçi yazar, akademisyen Necip Hablemitoğlu’nun öldürülmeleri dahil, çeşitli provokasyonların arkasında yer aldığından da şüphe ediliyor. Hrant Dink cinayetinin sanıklarından biri olan Yasin Hayal’in avukatı gibi insanlar da, Ergenekon operasyonu kapsamında mahkemece tutuklananlar arasında yer alıyorlar.

Ergenekon çetesinin, Kürt milliyetçisi Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) bazı önde gelen üyelerini ve Nobel edebiyat ödülü sahibi yazar Orhan Pamuk’u da öldürmeyi planladığına dair iddialar da var. Pamuk, yakın zamanda, Ergenekon soruşturmasıyla bağlantılı olarak daha önce gözaltına alınmış ve ardından mahkemece tutuklanmış olan Doğu Perinçek’in başında yer aldığı Maocu-Kemalistler ve faşist hareket tarafından ortaklaşa yürütülen bir nefret kampanyasına maruz kalmıştı.

Aynı zamanda, soruşturmanın Ergenekon’u 2004 ve 2005 yıllarında AKP hükümetine karşı, şu anda emekli olan kimi üst düzey ordu komutanları tarafından tertiplenmiş iki başarısız darbe girişimiyle de ilişkilendirdiğine dair kimi ipuçları ortaya çıkmış durumda.

Haftalık Nokta dergisi, bir yılı aşkın bir süre önce eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen bir günlükten uzun alıntılar yayınladı. Günlükte yer alan bilgilere göre Şener Eruygur’un başını çektiği kimi eski komutanlar, Sarıkız ve Ayışığı kod adlarını taşıyan iki ayrı darbe planı hazırlamışlardı. Şu anda gözaltına alınmış olan General Eruygur, Örnek’in günlüklerinde yer alan kilit isimlerden biriydi.

Örnek tarafından yapılan bir şikayet başvurusu üzerine, Nokta dergisinin genel merkezi polis tarafından, İstanbul Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü bir soruşturmanın parçası olarak, üç gün süreyle basıldı. Başlangıçta Örnek günlüklerin kendisine ait olduğunu kabul etti. Ne var ki, kamuoyunun gösterdiği geniş ilgi ve darbe girişimi haberlerine verilen tepkilerin ardından, Örnek günlüğün kendisine ait olmadığını söyledi. Daha sonra günlük üzerinde yapılan teknik incelemeler günlüklerin Örnek’in bilgisayarından çıktığını saptadı.

AKP’ye yönelik suçlamalar

Gözaltına alınanların birçoğunun hükümete karşı sağcı bir komplo içinde yer aldıklarına dair güçlü kanıtlar bulunmasına karşın, Emin Çölaşan gibi kimi Kemalist gazeteciler operasyonun bütünüyle düzmece olduğunu ve İslamcı AKP önderliği tarafından düzenlenmiş bir entrikadan başka bir şey olmadığını iddia ettiler.

Operasyondan rahatsızlık duyan başkaları, hükümetin varolan bir komployu siyasi karşıtlarını bastırmak için kullandığını öne sürdüler. Onlara göre tutuklu olan ve 1 Temmuz’da gözaltına alınanların hepsi toplumda saygın bir yere sahip olan ve nerede oldukları herkesin bilgisi dâhilinde bulunan kişilerdi. Bu nedenle, mevcut yasal çerçeve içinde, bu insanların gözaltına alınmalarını ve tutuklanmalarını haklı görmenin mümkün olmadığını söylüyorlar. 2 Temmuz’da Cumhuriyet gazetesi şöyle yazdı: "Ergenekon soruşturması, Türkiye’de muhalefeti susturmaya yönelik bir operasyona dönüştü."

Bu iddia içinde bir parça haklılık payı barındırıyor. Gözaltına alınanlardan bazıları -Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün ve Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay gibi- yargının İslamcıların kontrolündeki bir kanadının bu durumdan faydalandığı ve soruşturmayı Ergenekon çetesiyle muhtemelen hiçbir doğrudan bağlantısı olmayan ama en rahatsız edici buldukları muhaliflerine karşı kullandığı izlenimini veriyor.

Askeri darbe planlarında oynadığı rolün dışında, General Eruygur bile hükümetin tanınmış siyasi karşıtlarından biri. Eruygur, General Tolon’la birlikte, geçen yıl Temmuz ayında yapılan seçimlerin öncesinde, bir İslamcının Türkiye’nin cumhurbaşkanı olmasını protesto etmek üzere yapılan cumhuriyet mitinglerinin önde gelen düzenleyicileri arasında yer alıyordu.

1997 yılında İslamcıların başını çektiği koalisyon hükümetine karşı da perde gerisinde ordu tarafından desteklenen benzer türden gösteriler düzenlenmişti. Hükümet en sonunda ordunun, bir "dolaylı darbe" halini alan baskısı altında düşürüldü. Bu, burjuva medyasının çeşitli kesimleri, bir dizi siyasi parti, işveren örgütü, sendikalar, kadın grupları, aydınlar vb. tarafından desteklenen, dikkatle planlanmış bir operasyondu. Bir general o tarihlerde bu sivil destekçilerinden açıkça "silahsız kuvvetler" olarak söz etmişti. Eruygur emekli olduktan sonra bu "silahsız kuvvetlerin" yönetimini devraldı.

Kimi gazeteler aynı zamanda tutuklu olanların bazılarının tutukluluk hallerinin aylardır, kendilerine herhangi bir resmi suçlamada bulunulmaksızın sürdüğü gerçeğine de işaret ettiler. Turkish Daily News yazarı Yusuf Kanlı şu soruyu sordu: "Bu ne biçim bir soruşturmadır ki, insanlar bunca ay demir parmaklıkların ardında, herhangi bir suçlama olmaksızın tutuluyorlar ve geçtiğimiz bütün bir yıl boyunca bir cadı avı sürüp gidiyor, hükümet yanlısı medya ve hükümetin kalemşörleri ‘çete’nin faaliyetleri üzerine gösterişli kitaplar ve hatta suçlananlara ait olduğu iddia edilen savunmaları yayınlıyorlar?"

Kanlı, son gözaltıların zamanlanmasının AKP’ye karşı açılmış olan davayla çakışacak şekilde ayarlanmış olduğuna da işaret ediyor. Gözaltılar, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın hükümet partisinin kapatılmasıyla ilgili Anayasa Mahkemesi’ne sözlü açıklamasını sunmasından sadece saatler önce gerçekleşti. Kanlı şöyle sordu: "Başbakan ‘Ergenekon davası’nda savcılık makamının ‘sözcü’sü müdür, yoksa iktidardaki AKP’ye karşı kapatma davasının ‘intikam’ını almayı amaçlayan bir ‘siyasi bağ’ mı bulunmaktadır?"

Zamanlama olarak Ergenekon operasyonunun AKP’ye karşı kapatma davasının açılmasından bu yana hız kazandığı inkâr edilemeyecek bir gerçek. Mart ayında, davanın açılmasından sadece bir hafta sonra, gözaltıların "ikinci dalgası" gerçekleştirildi. Görülen o ki, 1 Temmuz’da gerçekleştirilen "üçüncü dalga"nın zamanlaması da rastlantısal değildi.

Aslında Erdoğan ve AKP’nin diğer önde gelen üyeleri, kendilerine karşı açılmış olan davayı, kamuoyu önünde Ergenekon soruşturmasıyla ilişkilendirdiler -ama bunu ters yönden yaptılar. Erdoğan kapatma davasının hükümetin Ergenekon operasyonuyla yürütülen soruşturmayı sürdürmekteki kararlılığına verilmiş bir tepki olduğunu söyledi.

Bir burjuva partisi olan AKP, yaklaşmakta olan kapatmaya karşı koymak için kitlelere seslenmekten geri dururken, devlet aygıtının kendi kontrolü altındaki kesimlerini -polisin çoğunluğunu ve yargının bir bölümünü- bu amaçla kullanıyor.

İşçi sınıfı açısından bu son derece tehlikeli bir durum. Bir komplolar, cinayetler ve provokasyonlar ortamında, devletin farklı kanatları arasında yaşanmakta olan bu şiddetli çatışma, beraberinde kitlelerin demokratik haklarına yönelik kaygı verici bir tehdidi getiriyor.

AKP’nin yaklaşımında ilkeli olan hiçbir şey yok. Hollandalı bir profesör ve Modernleşen Türkiye’nin Tarihi adlı kitabın yazarı Erik Zürcher, Bloomberg haber kanalına yaptığı açıklamada, "Öyle görülüyor ki, hükümet laik kampta yer alan başoyunculara hodri meydan diyor," dedi ve ekledi: "Muhtemelen partileri her halükârda kapatılacağı için, kaybedecek hiçbir şeylerinin olmadığını düşünüyor olabilirler."

Bir Türk yetkili, İslamcı günlük gazeteToday’s Zaman’a yaptığı açıklamada operasyonların yaklaşık olarak bir yıl önce başlatılmasından bu yana, birçok insan hapiste tutulduğu halde, iddianamenin hâlâ hazırlanmamış olmasından yakındı. Bu yetkili şunları söyledi: "Bu durum bende iktidardaki AKP’nin ‘derin devlet’le hesaplaşmayı değil, daha çok onu zor duruma sokmaya çalıştığı izlenimini uyandırıyor."

Eski bir askeri yargıç olan Ümit Kardaş aynı gazeteye şu açıklamayı yaptı: "AKP kendisine karşı ortaya çıkan gelişmelere paralel olarak hareket ediyor. Ergenekon operasyonlarında bazen ileriye doğru bir adım atıyor, bazen de bir adım geriye çekiliyor. Şu anda Ergenekon’un, devletin içinde meydana gelen yasadışı faaliyetlerin derinliğine inmek yerine, iktidar savaşında bir araç olarak kullanılmakta olduğu izlenimini ediniyorum."

İki kamp arasındaki çekişme derinleşirken, hukuki ilkeler her iki tarafça da bir alay konusuna dönüştürülmüş durumda. AKP genel başkan yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, son gözaltılarla ilgili yaptığı açıklamada, AKP’ye karşı açılan kapatma davasıyla ilgili olarak "laik" muhaliflerinin daha önce söyledikleri sözleri aynen tekrar etti. Fırat, polisin ve yargının kendi soruşturmalarını yürütmede bağımsız olduğunu ve buna saygı gösterilmesi gerektiğini söyledi. Köşe yazarı Cengiz Çandar bu çelişkiye 3 Temmuz tarihli makalesinde dikkat çekti: "Kapatma davasını bağımsız yargının işlemi olarak selamlayıp, buna karşı hiç kimsenin ağzını açmamasını talep eden ve bağımsız yargıya saygıya davet edenler; Ergenekon soruşturması ve dünkü gözaltılara polis devleti, korku imparatorluğu gibi suçlamalar yönelterek kıyameti kopar[dılar]."

Bir askeri darbe tehlikesi

AKP’nin Ergenekon operasyonunu muhaliflerinden intikam almaya ve onları bastırmaya yönelik bir araç olarak kullanılıyor olması, fiilen bir askeri müdahale tehdidinin bulunduğunu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Cumhuriyet gazetesinin bombalanmasının, bir üst düzey yargıcın öldürüldüğü ve bazılarının yaralandığı Danıştay saldırısının (her iki saldırı da İslamcı şiddet eylemleri görüntüsü verecek şekilde tasarlanmıştı), Hrant Dink’in öldürülmesinin ve Malatya’da Hıristiyanların katledilmelerinin yeni bir askeri müdahalenin kaygı verici hazırlıkları olduğuna şüphe yok. Bunlar bir askeri müdahaleye zemin hazırlayan istikrarsızlaştırma operasyonları olarak işlev gördüler.

İşte bu nedenle Dünya Sosyalist Web Sitesi iki yılı aşkın bir süredir Türkiye işçi sınıfını ve emekçi halkın diğer katmanlarını, yükselen bir askeri müdahale tehlikesine karşı uyarıyor. Bu müdahale girişimleri, başını bizzat ordunun çektiği ve gerek burjuva partileri (hem sağ hem de sözde "sol" olanları) tarafından gerekse de haber medyasının bir kesimi tarafından körüklenen bir milliyetçilik ve şovenizm ortamında gelişiyor. Böyle bir askeri müdahale işçi sınıfının sosyal ve demokratik haklarına yönelik büyük bir tehdit oluşturmaktadır. DSWS aynı zamanda bu tehdidin hiçbir biçimde AKP’ye ya da herhangi bir burjuva güce verilecek hiçbir siyasi desteği haklı çıkarmayacağı uyarısında da bulundu.

Ergenekon gözaltılarının öncesindeki günlerde, ordunun AKP hükümetine karşı yürüttüğü kampanyayla ilgili kimi çok önemli bilgi ve belgeler basına -günlük Taraf gazetesine- sızdırıldı.

Şimdi artık, 4 Mart akşamı, Anayasa Mahkemesi başkan vekili Osman Paksüt’ün Kara Kuvvetleri Komutanı General İlker Başbuğ’la gizli bir görüşme yapmış olduğu biliniyor. Bu toplantı iki Kemalist partinin, AKP’nin Meclis’ten geçirdiği ve üniversitelerde kız öğrencilerin başörtüsü takmalarına izin veren anayasa değişikliğinin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmalarından hemen sonra gerçekleşti. Bundan bir ay sonra mahkeme AKP’ye karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın açtığı davayı görüşmeyi oybirliğiyle kabul etti.

Paksüt önce bu görüşmenin yapıldığını inkâr etti, ancak daha sonra Başbuğ’la görüştüğünü kabul etmek zorunda kaldı. Bu görüşme DSWS’nin davanın açılmasından sonra işaret ettiği bir noktanın doğruluğunu kanıtlıyor: bu davanın gerisinde generaller tarafından demokratik olarak seçilmiş bir hükümeti mahkemeler aracılığıyla devirme girişimi yatmaktadır.

Taraf aynı zamanda genelkurmayın kamuoyunu hükümete karşı harekete geçirmek ve hükümeti istikrarsızlaştırmak ve devirmek için uygulamaya koyacağı bir dizi önlemi ayrıntılı bir biçimde ortaya koyan iki belge yayınladı.

"Bilgi Destek Planı ve Bilgi Destek Planı Faaliyet Çizelgesi" başlıklarını taşıyan sızdırılmış belgelere göre, genelkurmayın planı, ordu ve sivil işbirlikçilerinin izledikleri çizgi için büyük bir darbe olan 22 Temmuz seçimlerinden hemen sonra, 2007 yılının Eylül ayında yürürlüğe konmuş.

"Faaliyet Çizelgesi" gerek Paksüt-Başbuğ görüşmesinin gerekse de Türk yargısının en üst makamlarının kısa bir süre önce yaptıkları, yargı ile hükümet arasında söz düellosuna yol açan ve siyasi gerilimleri daha da tırmandıran sert açıklamaların arka planında nelerin yattığını ortaya koyuyor. (Bkz. "Türkiye: Hükümet ile yargı arasındaki çekişme tırmanıyor")

Örneğin "Faaliyet Çizelgesi"nin 5. Maddesinde şöyle deniyor: "Kamuoyu oluşturma gücüne sahip bulunan üniversiteler, üst yargı organları başkanları, basın mensupları, sanatçılarla temasın muhafaza edilmesi suretiyle, bu kişilerin Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile aynı paralelde hareket etmelerinin sağlanması."

Belgenin "Yöntem" bölümünde şöyle deniliyor: "Temas için uygun zemin/fırsatlar oluşturulacak; Genelkurmay Başkanı, Genelkurmay İkinci Başkanı, Kuvvet Komutanları, Genelkurmay Karargâh Başkanlıkları ve Genelkurmay Genel Sekreterliği düzeyinde yapılacak; temas edilecek kişilerin, TSK’nın temel değerlerini savunan, koruyan niteliklere sahip olmasına özen gösterilecek."

Bu tür istihbarat kaçakları -Örnek’in günlükleri dâhil- ordunun İslamcıların sızma çalışmalarından muaf olmadığını gösteriyor.

Son gözaltıların gerçekleştiği aynı gün, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, bir kez daha AKP’nin bir İslam devleti kurmaya ve ülkeye Şeriat hukukunu getirmeye çalıştığını iddia ederek, bu partinin temelli kapatılması talebini yinelemek üzere, Anayasa Mahkemesi’nde sözlü açıklamada bulundu. Davanın en geç Ağustos ayının sonlarına doğru sona ermesi bekleniyor.

Sözde "laik" ve İslamcı kamplar arasındaki bu görünüşteki "hukuki" anlaşmazlığın köklerinde Türk burjuvazisinin iki kanadı arasındaki derin tarihsel yarık yer alıyor. Bu iç siyasi çekişmeler daha şimdiden her iki tarafı da yıpratan yıkıcı bir savaş biçimini almış durumda. Türk işçi sınıfının bağrında, gerçekten enternasyonalist ve sosyalist bir programı temel alan, siyasi olarak bağımsız bir hareket bulunmadığından, bu kriz son derece zararlı ve tehditkâr bir nitelik kazanmış durumda.



Telif Hakkı 1998-2005, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır