World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2007/jun2007/free-j07.shtml

Türkiye’de düşünce özgürlüğüne karşı yapılan saldırılar hakkında ağır bir rapor

Muhabirimiz bildiriyor
7 Haziran 2007
İngilizce’den çeviri (3 Nisan 2007)

Türkiye Yayıncılar Birliği - Yayınlama Özgürlüğü Komitesi, 26 Martta, Türkiye’de düşünce özgürlüğünün içinde bulunduğu durumla ilgili dehşet verici bir rapor yayımladı. Rapor, 2006 yılında ve 2007 yılının ilk çeyreğinde toplatılmış olan kitapların ve kovuşturmaya uğrayarak, yargılanmış ve mahkûm olmuş yazarların, yayıncıların ve çevirmenlerin dökümünü yapıyor. Rapor, 19 Ocak günü İstanbul’da gazetesinin önünde (iki dilde, Türkçe-Ermenice yayınlanan haftalık Agos gazetesi) 17 yaşındaki bir faşist katil tarafından öldürülmüş olan tanınmış Ermeni asıllı gazeteci Hrant Dink’in anısına adanmış.

Yayınlama Özgürlüğü Komitesi raporu, Türkiye’de düşünce özgürlüğünün içinde bulunduğu iç karartıcı durumu resmediyor ve söyledikleri sözler, yazdıkları, yayınladıkları yazılar ve hatta yaptıkları çeviriler nedeniyle haklarında dava açılmış olanların tam ve ayrıntılı bir listesini veriyor.

Raporun daha ilk cümlesinde 2006 yılının ifade ve yayınlama özgürlüğü açısından en olumsuz yıllardan biri olduğuna ve aynı sorunların 2007 yılında da sürmekte olduğuna işaret ediliyor. Rapor, düşünce özgürlüğüne karşı yapılmakta olan saldırılara, Hrant Dink’in hunharca öldürülmesiyle doruk noktasına ulaşan fiziksel şiddetin eşlik etmekte olduğu uyarısını yapıyor.

Raporun yazarları 2007’nin geriye kalan bölümü ile ilgili olarak da iyimser değiller. Yeni yılın başında, Ocak ayında yazar Taner Akçam ve gazeteci Aydın Engin hakkında dava açıldığına ve Hrant Dink’in cenazesinin bile soruşturma konusu yapıldığına işaret ediyorlar. Aynı zamanda hükümet de ifade özgürlüğünün önündeki engelleri, özellikle de kötü bir üne sahip olan 301. Maddeyi kaldırmaya karşı direniyor. Raporun kendi sözleriyle, Türk Ceza Kanunu’nun 301. Maddesi "yılın şampiyonuydu".

Rapora göre 2006 yılında 293 yazar, yayıncı, gazeteci, aydın, çevirmen ve insan hakları aktivisti mahkeme önüne çıkarıldı. 2005 yılında bu sayı 157’ydi. Şu anda 22 muhalif gazeteci ve yazı işleri müdürü demir parmaklıkların arkasına atılmış durumda.

Rapor aynı zamanda 2006 yılında 41 yazarın ve 22 yayıncının yazdıkları ya da yayınladıkları 44 kitaptan dolayı yargılandığını belirtiyor. Geçen yıl bu "suçlardan" yargılananların 13'ü suçlu bulundu ve 16 dava hâlâ devam ediyor. 2005 yılında da bu tür davaların sayısı yaklaşık olarak aynıydı.

Rapor, 2006 yılının özelliği olan bir başka olumsuz gerçeğe dikkat çekiyor: yazarlar ve yayıncıların yanı sıra çevirmenler hakkında da davalar açılması. Örneğin geçen yıl ABD’li yazar John Tirman’ın Savaş Ganimetleri: Amerikan Silah Ticaretinin İnsani Bedeli kitabının iki çevirmeni Lütfi Taylan Tosun ve Aysel Yıldırım hakkında dava açıldı. Uluslararası Af Örgütünden Claude Edelmann bunu "benzeri görülmemiş" bir dava olarak nitelendirdi.

Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi Orhan Pamuk, Elif Şafak, İpek Çalışlar, İbrahim Kabaoğlu ve Baskın Oran gibi tanınmış aydınlar hakkında açılan davalar, ana akım medyada kendisine bir ölçüde yer bulabildi ve bu davalar beraatla sonuçlandı. Ne var ki, daha az bilinen isimlerle ilgili davalar pek fazla dikkat çekmedi ve bu kişiler tanınmış aydınlar kadar şanslı değildiler.

Raporun sonunda, yasaklanan veya hakkında dava açılan kitapların tam listesi yer alıyor. Listeye bakıldığında Kürt sorununa eğilen kitapların hâlâ asıl hedef olduğu açıkça görülebiliyor. Bununla birlikte, son birkaç yıldır Türkiye’de yaşayan azınlıklarla (Kemalist düzen çok katı bir biçimde yalnızca Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler gibi Müslüman olmayan dini azınlıkları azınlık olarak kabul ediyor) ilgili kitaplar da giderek daha fazla hedef olarak seçilmeye başlanmış durumda.

Bu durum gerek aşırı sağcı ve faşist güçler, gerekse de kötü bir üne sahip olan Maocu/Kemalist İşçi Partisi, Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) gibi örgütler tarafından başlatılan ve sürdürülmekte olan azınlık karşıtı kampanyanın doğrudan bir sonucu. Bu örgütler Avrupa Birliği’nin Türkiye’den azınlıklar konusunda atmasını istediği adımlara karşı çıkıyorlar. Bu canice kampanyanın "solcu" bileşenleri azınlık karşıtı kampanyayı AB’ye karşı verilen "anti-emperyalist" bir mücadele olarak sunuyorlar. Aslında bu tür kampanyalar, Türk ordusunun başını çektiği, son birkaç yıldır ülkeyi kasıp kavurmakta olan milliyetçilik ve şovenizm dalgasının zeminini yarattı.

Özellikle 12 Eylül askeri darbesinden bu yana Türk polisi ve adli sistemi aşırı sağcıların, faşistlerin ve İslamcıların egemenliği altında ve bu bağlamda hakimlerin kişisel eğilimleri davaların seyrini belirleme konusunda önemli bir rol oynuyor.

Düşünce özgürlüğüne yönelik saldırılardaki belirgin artışın arkasında yatan milliyetçi ve şoven dalga, düzenin egemen siyasi çevrelerinin Irak savaşının sonuçlarına verdikleri bir tepkidir. ABD’nin önderliğinde Irak’a karşı yürütülen korkunç savaş ve işgal bu ülkeyi parçalanmanın eşiğine getirmiş durumda ve Türk seçkini böyle bir gelişmenin olası sonuçları konusunda büyük endişe duyuyor.

Buna ek olarak cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşırken Türk ordusu ile ılımlı İslamcı AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) arasındaki gerilim her gün biraz daha artıyor. AKP mecliste çok büyük bir çoğunluğu elinde tutuyor (550 sandalyeden 354’ünü) ve cumhurbaşkanı 2007 yılının Mayıs ayında yedi yıllık bir süre için meclisin mutlak çoğunluğu (diğer bir deyişle AKP) tarafından seçilecek. Cumhurbaşkanı adli ve idari sistemin en üst kademelerini şekillendirme yetkisine sahip. AKP’nin bir İslamcıyı (AKP’nin önderi Recep Tayip Erdoğan’ı ya da bir başka İslamcıyı) cumhurbaşkanlığı makamına seçmekte ısrar etmesi durumunda, silahlı kuvvetler duruma şu ya da bu şekilde müdahale edecektir.

AKP hükümetine karşı yürütülmekte olan askeri kampanyanın "sivil destekçileri" -bunların en önemli bileşeni Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)- milliyetçi ve şoven bir söylem kullanıyorlar ve hem 301. Maddede değişiklik yapılmasına, hem de azınlıkların haklarını, özellikle de mülk edinme ve elinde tutma konusundaki haklarını genişletecek diğer reformlara sistematik bir biçimde karşı çıkıyorlar.

"Laik" güçlerin öne sürdükleri alternatif, 4 Kasımda yapılacak genel seçimlerin ardından CHP ile faşist Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) kuracakları bir koalisyon hükümeti.

Türkiye Yayıncılar Birliği’nin raporuna göre Türkiye’de düşünce özgürlüğünün içinde bulunduğu içler acısı durumun başlıca nedeni AB’yle yürütülmekte olan üyelik görüşmelerinin donma noktasına gelmiş olması ve bu iddia az da olsa bir doğruluk payı taşıyor. AB’nin Türkiye’yi neredeyse açık bir biçimde reddetmiş olması gerçekten de Türkiye’de, özellikle devlet aygıtı içindeki sağcı, faşizan ve milliyetçi güçlere güç vermiş durumda. Ancak neden ve sonucu birbirine karıştırmamak gerekiyor. Türkiye’ye piyasa reformlarını kabul etmesi için baskı yapan ve Kürt sorununu bir baskı aracı olarak kullanan AB’nin kendisiydi. AB içerisindeki İslam karşıtı şovenizmin hem sağcı hem de "solcu" biçimleri Türkiye’nin dışlanmasına çanak tuttu.

Bugün dünya siyasetindeki en büyük istikrarsızlaştırıcı etken olan ABD emperyalizmi, bir yandan Türkiye’nin komşusu Irak’ı parçalarken diğer yandan zaman zaman Türk devleti içindeki en sağcı ve militarist güçlere açıkça çağrıda bulundu. Tarihsel olarak zayıf olan Türk burjuvazisinin Avrupa ve ABD emperyalizmi tarafından üzerinde kurulan baskıya verebileceği tek cevap şovenizm ve baskıya dönmekti.

Rejimin baskıcı karakteri, son tahlilde, Türkiye’nin on yıllardır, önde gelen Avrupalı güçler dahil, emperyalist düzene tabi olmasının bir sonucudur. Ülkenin içinde bulunduğu bugünkü durum "Batı dünyası"yla çelişmekten ziyade onun bir ürünüdür. Emperyalizmin küresel egemenliği, Türkiye gibi kapitalist sanayileşmenin gecikmeli olarak yaşandığı ülkelerde organik bir demokratik gelişim sürecine yer bırakmamaktadır.

Türkiye’de, yazarların, yaratıcı sanatçıların, yayıncıların ve çevirmenlerin baskıdan uzak yaşayabilecekleri ve çalışabilecekleri adil ve gerçek bir demokrasi ancak işçi sınıfının, diğer emekçi katmanların ve ezilenlerin gerçek anlamda enternasyonalist sosyalist bir programı temel alan, bağımsız bir sosyalist siyasi hareketi ile kurabilir.



Telif Hakkı 1998-2007, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır