World Socialist Web Site


Bugün Yeni
Olanlar

Haber ve Analiz
Tarih
Sanat Eleştirisi
Polemikler
Bilim
Bildiriler
Röportajlar
Okur Mektupları

Arşiv

DSWS Hakkında
DEUK Hakkında
Yardım

DİĞER DİLLER
İngilizce

Almanca
Fransızca
İtalyanca
İspanyolca
Portekizce
Lehçe
Çekce
Rusça
Sırp-Hırvat dili
Endonezyaca
Singalaca
Tamilce


ANA BAŞLIKLAR

Dünya ekonomik krizi, kapitalizmin başarısızlığı ve sosyalizmin gerekliliği
SEP/DSWS/TEUÖ bölgesel konferanslarında kabul edilen karar önergesi

Bush, Türkiye’ye Irak’ta PKK’ya saldırması için yeşil ışık yaktı
Türk-Kürt çatışmasındaki tarihsel ve siyasi sorunlar

Asya’da tsunami: neden hiçbir uyarı yapılmadı

Mehring Books’tan yeni bir kitap: Amerikan Demokrasisinin Krizi: 2000 ve 2004 Başkanlık seçimleri

Livio Maitan (1923-2004):
eleştirel bir değerlendirme

  DSWS : DSWS/TR : Haber ve Analiz : Bölgesel haberler : Türkiye

Avrupa Birliği Türkiye ile üyelik görüşmelerinin koşulları konusunda anlaşmaya vardı

Justus Leicht
23 Aralık 2004

Avrupa Birliği’ni oluşturan hükümetler ve devletler 17 Aralıkta Türkiye ile bu ülkenin AB’ye tam üyeliğini hedefleyen görüşmelerin 2005 yılının Ekim ayında başlaması konusunda anlaşmaya vardı.

Son dakikada zorla alınan bu karar Türkiye’yi Amerikan ve Avrupa emperyalizminin kampına sıkıca bağlayacak ve bu ülkeyi Orta Doğu’nun, Kafkasların ve Orta Asya’nın ekonomik ve askeri denetimi konusunda bir köprübaşı haline getirecek. Buraya kadar, Amerikan ve Avrupalı hükümetlerin çıkarları çakışıyor. Ancak aynı zamanda, daha derinde Türkiye’nin gelecekte bölgedeki petrolün, gazın ve suyun üzerinde yükselen bir kale burcu olarak oynayacağı rol konusunda gittikçe keskinleşen bir çelişki yaşanıyor – yani Avrupa’nın pahasına Amerikanın mı yoksa ABD’nin pahasına Avrupa’nın mı nüfuzunu arttıracağı konusunda.

Türkiye’nin AB’ye girmesinden yana olanlar ekonomik ve stratejik hedeflerdeki amaçlarını saklamıyorlar. Geçtiğimiz Çarşamba günü Fransız Devlet Başkanı Jacques Chirac TF1 haberlerinde "Türkiye’nin yüzünü Asya’ya değil Avrupa’ya dönmesinin çıkarımıza olacağını" anlattı. Aksi halde "sınırlarımızda istikrarsızlık ve belirsizlik tehlikesi" ortaya çıkar.

Bu ekonomik ve stratejik hedefler Türkiye’nin AB’nin tam üyesi olmasına karşı çıkanlar tarafından da paylaşılıyor. Bununla birlikte, bir dizi farklı nedenden dolayı Türkiye’nin üyeliğinin Avrupa Birliği’ni zayıflatacağını öne sürüyorlar.

Örneğin Dış İşleri Bakanı Joschka Fischer "Avrupa hâlâ gerekli büyüklüğe ulaşmış değil, coğrafi genişleme konusunda Amerika, Rusya, Çin ve Hindistan’a ayak uydurabilmesi için Türkiye’yi içine alması lazım" şeklinde bir açıklama yapınca, tarihçi Heinrich August Winkler Fischer’i "büyüklükle gücü" birbirine karıştırmakla suçladı. Winkler şöyle tepki gösterdi: "Eğer Avrupa dünyada bir rol oynamak istiyorsa o zaman tek bir sesle konuşabilmelidir. Bu belirli bir düzeyde birliği ve düşünce ortaklığını gerektirir. Fırat nehrine kadar genişleyen bir Avrupa bu tür kaynaklardan faydalanma şansını yitirir."

Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan, Angela Merkel (Hıristiyan Demokratik Birlik-CDU) ve Edmund Stoiber (Hıristiyan Sosyal Birlik-CSU) gibi Alman muhafazakarlar, benzer bir yaklaşımla ve "Hıristiyan Batı uygarlığının" koruyucusu olduklarını varsayarak, işi polemiklerinde açıkça şovenist tonlar kullanacak kadar ileriye götürdüler. Fransa’da UMP (Union pour un mouvement populaire—Bir Halk Hareketi Yolunda Birlik) hükümetinin 90 milletvekili –parlamento grubunun yaklaşık olarak dörtte biri- Türkiye’nin üyeliğini "Yahudi-Hıristiyan mirası" adına reddeden milletvekili Philippe Pémezec’i desteklediler.

Türkiye ve Avrupa Birliği

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme perspektifi başlangıçta Soğuk Savaş’ın bir ürünüydü. 1950’lerin başlarında Türkiye Kore Savaşı’nda ABD’nin yanında yer aldı ve Sovyetler Birliği’nin güneybatı dış sınır çizgisinde Batının anti-komünist siperi olarak konumlanarak NATO ittifakının bir üyesi oldu. Türkiye 1963 yılında, bir askeri darbeden sadece üç yıl sonra, AET’de (Avrupa Ekonomik Topluluğu-AB’nin önceli), ülkenin Batı kampıyla siyasi bütünleşmesini kolaylaştırmak üzere, daha ilerisi için muğlak bir üyelik olasılığı içeren yarı üyelik verilerek ödüllendirildi.

Aynı zamanda ABD ve Batı Avrupa tarafından Türk ordusuna sistematik olarak silah sağlandı. Batılı güçler solcu işçi hareketinin ve öğrenci hareketinin ve daha sonra Kürt ulusal hareketinin Türk ordusu, polisi, gizli servisi ve faşist ölüm mangaları tarafından acımasızca bastırılmasını desteklediler ya da sessiz kalarak onayladılar. Batılı güçler aynı zamanda 1971 ve 1980 darbelerinin ardından askeri rejimlerin uygulamaya koydukları terör karşısında ve 1990’ların ilk yarısında Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürt bölgesinde ordu ve güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen imha ve sürgün etme savaşı karşısında da benzer bir tutum takındılar.

Ancak ne zamanki Ankara, 1987’de olduğu gibi, tam üyelik konusunda verilmiş olan sözün tutulmasını istedi, o zaman Brüksel ve diğer Avrupa başkentleri Türkiye’deki "insan hakları ihlallerini" hatırladılar ve aniden bu konuyu gündeme getirdiler. Durum 1999 yılında Avrupa Konseyi’nin Helsinki’deki toplantısında "Türkiye, diğer üye ülkelere uygulanmış olan aynı kriterler temelinde Birliğe katılmak isteyen bir ülkedir" kararını almasıyla değişti.

Avrupa Birliği 2002’de nihayet Türkiye’nin pratik olarak üyelik için bir aday olarak görülebileceğini açıkladı ve bir dizi siyasi kriterin yerine getirilmesi durumunda üyelik görüşmelerinin 2004 yılının Aralık ayında başlayacağını ilan etti.

ABD, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği için, özellikle 1991 yılından bu yana, Türkiye cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın (sonradan vefat etti) ABD’yi –ülke içinde hatırı sayılır bir muhalefet olmasına karşın- Irak’a karşı yürüttüğü ilk savaşta desteklemesinin ardından yoğun bir biçimde çaba gösterdi. O yıllarda Türkiye Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından emperyalizm için taşıdığı jeo-stratejik önemi kanıtlamış oldu.

Daha sonraki yıllarda Avrupa Birliği ile bir gümrük birliği hazırlandı ve 1996 yılında uygulamaya kondu. Aynı yıl Türkiye İsrail’le bir askeri anlaşma imzaladı. Buna ek olarak Clinton yönetimi, Kırım Denizi’nden petrolü Azerbeycan’dan Gürcistan yoluyla Türkiye’nin güneyindeki Akdeniz sahiline uzanan bir boru hattı ile –Rusya’yı, İran’ı ve Arap ülkelerini atlayarak- taşımayı öngören Bakü-Ceyhan projesini geliştirdi. Bu boru hattı 2005 yılında, hemen hemen üyelik görüşmelerinin başlamasıyla aynı zamanda faaliyete geçecek.

Yandaş olanların iddiaları

Amerikan hükümetinin 1990’lar boyunca yürüttüğü yoğun lobi çalışmasına karşın Avrupa Birliği Türkiye’ye tam üyelik konusunda herhangi bir ciddi söz vermekten kaçındı. Avrupa Birliği’nin tavrı 1999’da, Amerikan emperyalizminin gittikçe daha saldırgan hale gelen uluslararası politikaları karşısında makas değiştirdi. Irak’a, Afganistan’a ve Sudan’a yapılan hava saldırılarının ve 1999’daki Kosova Savaşı’nın ardından, ABD Başkanı Bush Afganistan’ı ve Irak’ı zaptetmeye ve işgal etmeye yöneldi ve orta Asya’da askeri üsler inşa etti.

Buna cevaben Avrupa’nın en nüfuzlu ve hakim güçleri, Fransa ve Almanya politikalarını değiştirdiler. Almanya’da 1998 yılının Eylül ayında Gerhard Schröder’in başında yer aldığı yeni bir SPD (Alman Sosyal Demokrat Partisi)-Yeşiller Partisi koalisyonu iktidarı ele geçirdi ve ertesi yıl Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği için ajitasyon yapmaya başladı. Alman muhafazakar muhalefetinin Ekim ayında Bundestag’ta yapılan bir tartışmada işaret ettiği gibi Alman hükümeti başlangıçta Türkiye konusunda tereddütlü ve şüpheciydi, ancak hükümetin havası Irak savaşından sonra değişti.

Alman Dış İşleri Bakanı Joschka Fischer kendisiyle yapılan bir söyleşide AB’nin Türkiye ile üyelik görüşmelerine başlamayı reddetmesi durumunda ne olacağı sorulunca şu açıklamayı yaptı: "Türkiye kendisini bir Batılı yönelişle İslamî geleneği arasında emniyetsiz ve zorlu bir ortamda yalıtılmış hissedecektir. Reformlar duracaktır. Türkiye’de yaşayan insanlar için durum iyiye gitmeyecektir ve bizler bütün Müslüman ülkeler içinde en büyüğünü, Türkiye’yi, Avrupa ve Orta Doğu arasındaki merkezde Avrupa’ya sıkıca bağlama ve İslamî gelenek temelinde açık ve güçlü bir sivil toplumda demokrasiyi ve İslamı birleştirme konusundaki benzersiz bir şansı yitirmiş oluruz."

Fischer’in Türkiye’nin demokrasiyi ve İslam’ı birleştiren model olarak yaratacağı etkiyi vurgulaması, Alman gazetesiSüdddeutsche Zeitung’un 15 Aralıkta işaret ettiği gibi sadece Batı karşıtı İslamcı fundamentalizmi hedeflemiyor: "Aynı zamanda Almanya’nın Irak’la ilgili anlaşmazlık konusunda aldığı tutumun katılaşması da bir rastlantı değil. Berlin’de birileri Türkiye’nin bir Avrupa perspektifi temelinde modernleşmesini ABD’nin askeri müdahaleciliğine karşı bir alternatif olarak görülüyor."

Yeşil hareketle yakın bağları olan taz gazetesi Türk parlamentosunun 2003 yılının baharında Irak’a karşı yapılacak müdahale için Amerikan askerlerinin yerleştirilmesine izin vermemesinin, diktatörlük rejimleri genel olarak ABD’ye boyun eğmiş olan bütün o Arap ülkeleri tarafından "hayranlık" ile selamlanmış olduğunu belirtiyordu. Zaten bu yıl, bugüne kadar ilk kez bir Türk, "İslam Ülkeleri Örgütü"nün başkanlığına seçildi.

Türkiye’nin başkenti Ankara’daki (Almanya’daki muhafazakar CDU ile yakın bağları olan) Konrad Adenauer Enstitüsü’nün dış bürosunun başında bulunan Wulf Schönbohm, kendisini Fischer’in açıklamalarına damgasını vuran diplomatik siyasi inceliklerle sınırlandırmıyor. Schönbohm diyor ki: "Türkiye pozitif bir ekonomik perspektife sahip. Benim düşünceme göre Türkiye Avrupa Birliği’ni zenginleştirecektir ve AB’yi dünya politikasında küresel bir oyuncu ve ABD ile eşit düzeyde partneri haline getirecektir."

Avrupa Birliği Komisyonu tarafından hazırlanan tavsiye metninde ileri sürülen jeo-stratejik öneme ilişkini savın esası şu şekilde formüle ediliyor: "Toplam nüfus, ülkenin büyüklüğü, coğrafik konum ve ekonomik, güvenlik ve askeri potansiyeli gibi etkenlerin yaratacağı sonuçlar nedeniyle Türkiye’nin üyeliği (AB’nin) daha önceki genişlemelerinden farklı olacaktır. Bu etkenler nedeniyle Türkiye bölgesel ve uluslararası istikrara katkı yapabilecek bir konumdadır… Pek çok şey Avrupa Birliği’nin orta vadede Orta Doğu ve Kafkaslar gibi geleneksel olarak istikrarsızlığın ve gerilimin damgasını vurduğu bölgelerde dış politika alanında tam bir katılımcı haline gelme görevini nasıl yürüteceğine bağlı olacak."

Komisyon aynı zamanda Türkiye’nin stratejik hammaddelerin denetimi konusundaki önemini de vurguluyor: "Türkiye’nin katılımı Avrupa için enerji tedarik kanallarının güvence altına alınmasına katkıda bulunacaktır. Bu muhtemelen su kaynaklarının ve onunla ilgili altyapının geliştirilmesi konusundaki AB politikalarının daha geliştirilmesini gerektirecektir."

Eylül ayında Türkiye ile ilgili Bağımsız Komisyon tarafından hazırlanan bir rapor daha da açık ifadeler içeriyor. Bu komisyon çok sayıda eski, yüksek düzeyde görev almış Avrupalı siyasetçiden oluşuyor ve Soros Vakfı ve Britanya Konseyi tarafından destekleniyor. Bu komisyonun raporu şöyle diyor: "Türkiye, Avrasya bölgesinin kalbinde sahip olduğunu çok önemli konumuyla ve daha geniş olarak Orta Doğu’da Batının bir yandaşı olarak bu bölgede Avrupa’nın etkisi açısından kesin bir fayda sağlayabilir. Oluşmakta olan Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) için Türkiye’nin önemli askeri kapasitesi ve ülkenin bir uç üs olarak sahip olduğu potansiyel önemli ve çok ihtiyaç duyulan bir mülkiyet olacaktır…

"NATO’nun en güçlü ortaklarından biri olarak AGSP’ye açıkça yönelim gösteren Türkiye, Avrupa savunma sistemi için büyük bir değer olacaktır. Bu arada uluslararası terörizm, organize suç, insan ticareti ve yasadışı göç gibi güvenlik ve istikrara yönelik yeni tehditlerle Türkiye’nin AB üyeliği Adalet ve İç İşleri konularında daha yakın ve karşılıklı çıkar sağlayan bir işbirliği ile sonuçlanacaktır."

Diğer bir deyişle: ağır bir biçimde silahlanmış olan Türk ordusunun geçtiğimiz on yıllar boyunca Kürtler tarafından çok acı veren bir biçimde hissedilen "gücü", şimdi Türkiye’nin coğrafik konumu ile ilişkili olarak, ülkenin en büyük avantajı olarak görülmektedir.

AB’nin eski genişlemeden sorumlu komiseri Günter Verheugen da, haftalık Alman gazetesi Die Zeit’ta yayınlanan bir makalesinde "Türkiye’nin girişiyle birlikte AB’nin uluslararası bir siyasi oyuncu haline" geleceğini belirtti.

AB, Türkiye’nin ithalat ve ihracatında yüzde 50 ve doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında üçte ikilik bir paya sahip. Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı sermayeli şirketlerin yarısı Avrupa kökenli.

Özellikle Alman sanayi, Alman Sanayi Federasyonu (BDI) başkanı Michael Rogowski’nin açıkladığı şekilde Türkiye’nin AB’ye üyeliğini hararetli bir biçimde destekliyor: "Almanya diğerlerinden kat be kat daha önemli bir ekonomik ortak. Bundan başka, varolan enerji kaynaklarının açılması ve altyapının geliştirilmesi gibi potansiyel her iki tarafa da avantajlar vaat ediyor. Türkiye, Orta Doğu ve Orta Asya’daki yeni pazarlara ve hammadde kaynaklarına erişim konusunda gittikçe daha fazla önem taşıyan bir stratejik ortak haline gelecek. Dolayısıyla – mümkünse kısa vadede - AB ile Türkiye arasında iç pazarın bütünüyle geliştirilebildiği bir ortak ekonomik iklimin yaratılması hem Alman hem de Türk şirketlerinin yararına olacaktır."

Yukarıda sözü edilen Bağımsız Komisyon tarafından Türkiye konusunda hazırlanmış olan rapor şu şekilde devam ediyor: "Kırım havzasında dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz kaynaklarından birinin bulunmasının ardından Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının inşa edilmesi, enerji kaynaklarının transit geçişi açısından Türkiye’nin kilit bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Ayrıca Türkiye’nin jeo-politik konumu ve komşusu olan ülkelerde yaşayan on milyonlarca Türkçe konuşan halkla olan ilişkisi, Avrupa’nın Orta Asya ve Sibirya bölgesindeki muazzam servet kaynaklarına erişimini güvence altına almaya yardımcı olabilir."

Karşı çıkanların iddiaları

Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkanlar AB’nin Türkiye’ye tarım ve bölgesel dengeleme programları biçiminde yapması gerekecek olan milyarlarca euroluk mali yardıma dikkat çekiyorlar.

Türkiye’de tarım işçilerinin toplam emek gücüne oranı, Polonya (yüzde 20) ile Romanya (yüzde 40) arasında yüzde 33 ile yer alıyor. Buna karşılık Türkiye’nin 70 milyona yakın olan nüfusu Fransa’nın ya da Almanya’nınkiyle benzer düzeyde. Ülkedeki tarım işçilerinin yarısı ücretsiz olarak çalışan aile bireyleri; bunların dörtte biri okur yazar değil ya da hiç okula gitmemiş. GSYİH’nın yüzde 4’üne denk düşen tarım sektörüne verilen sübvansiyonlar OECD ülkelerinin ortalamasının iki katı düzeyinde. Türkiye’nin batısı modern bir sanayi bölgesi konumundayken, ülkenin doğusuna ağır bir yoksulluk ve sanayi gelişimin geri kalmışlığı damgasını vuruyor. İstanbul’da ve civarında yaşayanlar en zengin 15 AB ülkesinin ortalama gelirinin yüzde 41’ini elde ederlerken, doğu Anadolu’da bu oran yüzde 7.

Daha önceki genişleme evrelerine karşıt bir biçimde, AB Türkiye’deki kimi en kötü toplumsal sorunları hafifletmek için büyük miktarlarda para dağıtmayacak. Bu durum bir süredir Alman Şansölyesi Gerhard Schröder tarafından açıkça ifade ediliyor. Schröder şunu ilan etti: "AB’nin daha önceki genişlemesinden farklı olarak Türkiye nüfusunun büyüklüğüyle, ekonomik gelişiminin düzeyiyle, İslamî kültürüyle özel bir vaka. Sadece Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmek için hazırlanması gerekmiyor, aynı zamanda Avrupa Birliği de Türkiye’yi içine almaya hazırlanmalıdır. Net [mali] katkıda bulunan ülkelerden daha fazla vergi alınmamalı ve mali düzenlemeler oldukları gibi devam ettirilmemelidir."

Buna paralel olarak Türkiye’nin Birliğe girişi en erken 2014 yılında, Romanya’yı ve Bulgaristan’ı içine alarak genişleyecek olan AB için yeni bir mali planın hazırlanmasının ardından gerçekleşmesi planlanıyor. Daha sonrasında mali yardım için, Türkiye’nin herhangi bir mali yardım alması durumunda bile AB’nin daha önce sağlamış olduğu yardımlardan daha azını alacağı uzun bir geçiş dönemi öngörülüyor.

Eski AB Komiseri Verheugen makalesinde aynı zamanda Türkiye’nin eski mali yardım biçimlerine karşı bir manivela işlevi görebileceğini de belirtti: "Türkiye’nin AB yolu uzun ve zor olacak. Eğer başarılı olursa Avrupa siyasi olarak daha güçlü ve ekonomik olarak daha ilerlemiş olacak. Avrupa o zaman kendini reform etme yeteneğini -özellikle de bu kadar çok maliyetin ve bütçe sorunlarının kaynağı olan tarım ve yapısal politikalar konusunda- sorgulamak durumunda da kalacak."

Türkiye’yi destekleyenler gibi, AB’ye girmesini eleştirenler de farklı siyasi gruplaşmalardan geliyorlar.

Alman Yeşillerinin bağlı kuruluşu olan Heinrich Böll Vakfı’nın yönetim kurulu üyesi Ralf Fücks, 10 Ekimde Frankfurter Allgemeinen Sonntagszeitung gazetesinde şöyle yazdı: "Tarihin ironisi: ABD’ye karşı AB’nin ağırlığının artmasını sağlaması beklenen Türkiye’nin üyeliği AB’nin Amerikanlaştırılmasını hızlandıracak: dinamik bir iç pazarı ve büyük bölgesel, toplumsal ve kültürel farklılıkları olan, çok etnikli ve çok dinli bir topluluk. Bununla birlikte, ABD’den farklı olarak, AB hâlâ ortak anlatılar, deneyimler ve kurumlar yoluyla birliktelik duygusu yarabilecek bir siyasi federasyon değil."

CDU dış işler temsilcisi Wolfgang Schäuble, sürekli olarak AB’nin sınırlarını çok fazla genişletilmemesi gerektiğini belirtiyor. Schäuble, Türkiye’nin üyeliğini "korkunç bir hata" olarak nitelendiriyor ve Schröder’i "Washington’dan gelen baskıya" boyun eğmekle suçluyor.

Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan muhafazakarlar, özellikle Alman ve Fransız muhafazakarları, "Hıristiyan batı" kavramını öne sürdüler. Türkiye’nin "Hıristiyan-Yahudi" geleneği üzerinde yükselen "Avrupa değerlerini ve kültürünü" paylaşmadığı için Avrupa’da yer almadığını ve bu nedenle "ortak kimliğe" yönelik bir tehlike oluşturduğunu öne sürdüler. Bu iddialar her şeyden önce yurtiçindeki siyasi çıkarlara hizmet ediyor. Bu güçler, toplumun neo-liberal politikalar tarafından parçalandığı bir zamanda yeni bir ideolojik çimento arıyorlar ve bu çimentoyu ABD’nin başındaki Bush’un izinden giderek dinin ve şovenizmin cephaneliğinde buluyorlar.

DSWS, AB’yi ve onun kurumlarını reddediyor. Bunlar sermayenin en güçlü kesimlerinin ve onların emperyalist hükümetlerinin projesidir. AB ve kurumları Türkiye’nin emekçi halkına Polonya, Romanya ve diğer ülkelerin işçilerine ve çiftçilerine getirdiği kadar az demokrasi ve refah getirecektir. Refah ve demokrasi ancak AB’nin, uluslararası işçi sınıfının ortak mücadelesiyle yıkılmasıyla ve Türkiye’nin de içinde yer alması gereken Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri’nin inşası ile gelecektir.

 

Sayfanın başı

Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.



Telif Hakkı 1998-2017
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır