World Socialist Web Site


Bugün Yeni
Olanlar

Haber ve Analiz
Tarih
Sanat Eleştirisi
Polemikler
Bilim
Bildiriler
Röportajlar
Okur Mektupları

Arşiv

DSWS Hakkında
DEUK Hakkında
Yardım

DİĞER DİLLER
İngilizce

Almanca
Fransızca
İtalyanca
İspanyolca
Portekizce
Lehçe
Çekce
Rusça
Sırp-Hırvat dili
Endonezyaca
Singalaca
Tamilce


ANA BAŞLIKLAR

Dünya ekonomik krizi, kapitalizmin başarısızlığı ve sosyalizmin gerekliliği
SEP/DSWS/TEUÖ bölgesel konferanslarında kabul edilen karar önergesi

Bush, Türkiye’ye Irak’ta PKK’ya saldırması için yeşil ışık yaktı
Türk-Kürt çatışmasındaki tarihsel ve siyasi sorunlar

Asya’da tsunami: neden hiçbir uyarı yapılmadı

Mehring Books’tan yeni bir kitap: Amerikan Demokrasisinin Krizi: 2000 ve 2004 Başkanlık seçimleri

Livio Maitan (1923-2004):
eleştirel bir değerlendirme

  DSWS : DSWS/TR : Haber ve Analiz : Seçim haberleri

Yazıcıya hazırla

Britanya işçi sınıfı ve 2005 genel seçimi

Sosyalist Eşitlik Partisi bildirisi (Britanya)


23 Nisan 2005
İngilizce’den çeviri (12 Nisan 2005)

İşçi sınıfının 5 Mayıs genel seçiminde karşı karşıya olduğu temel sorun, İşçi Partisi hükümetinin yurtdışında izlediği emperyalist militarizm ve yurtiçinde izlediği sosyal kazanımlara saldırı politikalarına karşı, bağımsız bir siyasi yanıt formüle etmektir.

İşçi Partisi 1997 yılında Muhafazakarlara karşı oluşmuş olan geniş muhalefet dalgası üzerinde seçimi kazandığından bu yana, kendi sağcı gündemine karşı artmakta olan hoşnutsuzluğu, hükümetin desteklenmemesi halinde Muhafazakarların geri geleceği uyarısını yaparak etkisizleştirmeye çalıştı.

Ancak geçen sekiz yılın da açıkça gösterdiği gibi "Yeni İşçi Partisi" ile Muhafazakarlar arasında önemli konuların hiçbirinde belirgin bir fikir ayrılığı yok. Her iki parti de büyük sermayenin taleplerini yerine getirecek politikaları geliştirebilme konusunda birbiriyle yarışıyor.

İşçi Partisi, Britanya’yı Irak’a karşı yasadışı bir saldırı savaşına soktuktan sadece iki yıl sonra, bir üçüncü dönem için iktidarda kalma arayışında. Her yeni gün beraberinde, Washington tarafından uluslararası düzeyde "despotluğa karşı savaş" olarak yeniden vaftiz edilen, aslında ardında ABD egemen seçkininin küresel düzeyde egemenlik sağlama yönelişi yatan, rejim değişikliği için hedef olarak seçilmiş olan Suriye’ye, İran’a, Kuzey Kore’ye ve diğer ülkelere yönelik yeni tehditler getiriyor.

Savaş yönelişine, İşçi Partisi’nin temel demokratik haklara karşı yürüttüğü sistematik saldırı eşlik ediyor. Bu saldırı, Britanya’nın yeni-sömürgecilik çağına katılmasına ve hükümetin, geniş halk kitlelerinin pahasına, ekonomik ve toplumsal ilişkileri mali oligarşinin çıkarlarına uygun olacak şekilde yeniden şekillendirme konusunda sürüp giden çabalarına karşı oluşan bütün muhalefeti bastırmayı amaçlıyor.

Sosyalist Eşitlik Partisi, İşçi Partisi’ne oy verilmesi çağrısı yapmıyor. İşçi Partisi’nin işçi sınıfının çıkarlarının siyasi temsilcisi olarak sunulabileceği günler çok eskilerde kaldı. Başbakan Tony Blair etrafındaki klik tarafından "Yeni İşçi Partisi"nin ilan edilmesi, parti yönetiminin ve sendika bürokrasisi içindeki destekçilerinin kendilerini kapitalizme karşı çıkmak olarak görülebilecek her türlü politikadan uzak tuttukları uzun bir sürecin doruk noktasıydı.

İşçi Partisi’nin Parlamento’da reformlar yapmak yoluyla işçi sınıfının büyük sermaye tarafından sömürülmesini sınırlandırmayı hedefleyen eski programı otuz yıl önce, o tarihte partinin başında olan James Callaghan’ın, Uluslararası Para Fonu (İMF) ve Britanya’nın büyük alacaklıları tarafından talep edilen, ücretleri dondurma uygulamasını ve diğer büyük sosyal saldırıları haklı göstermek için ayak direyerek, "Biz vergileri azaltarak ve kamu harcamalarını artırarak ekonomik durgunluktan çıkabileceğimizi ve istihdamı arttırabileceğimizi düşünürdük. Size bütün dürüstlüğümle söylüyorum ki bu seçenek artık mevcut değil," dediği zaman terkedilmişti.

Bugün İşçi Partisi işçi sınıfının partisiymiş rolü yapmıyor ve büyük sermayeye olan sarsılmaz sadakati konusunda mazeretler öne sürmüyor. Üstelik resmi siyaset içinde İşçi Partisi’nin sağcı reçetelerine karşı gerçek bir muhalefet bulunmuyor. Liberal Demokratlar önceleri kendilerini İşçi Partisi’nin soluna yerleştirmeye çalışmışlardı, ancak şimdi büyük şirketlerin desteğini alabilme konusunda Blair ile rekabet edebilmek için daha da sağa kayıyorlar.

Ne de son yıllarda İşçi Partisi’ne sosyalist bir alternatif oluşturmak için ortaya çıkan gruplardan hiç biri emekçiler için yeni bir siyasi odak sunmuyor. Bu gruplar bir yandan Blair’e ve onun savaş tüccarlığına karşı olanların desteği almaya çalışıyorlar, ama diğer yandan bunların izledikleri politikalar işçi sınıfının işini ve sosyal koşullarını savunmak konusunda başarısız olduğu açıkça ortaya çıkmış olan reformist politikaların tekrarından başka bir şey değil.

Bu durum işçi sınıfını, kendi bağımsız çıkarlarını açıkça dile getirebileceği bir siyasi mekanizmadan yoksun bırakıyor.

Halk içinde Blair’e yönelik yaygın muhalefet, bugüne kadar eşi görülmemiş derecede çok sayıda protesto adayının ve partisinin ortaya çıkmasına yol açacaktır. Ancak bu "tek sorun" politikasından ilerici bir sonuç çıkmayacaktır. Savaşa ve işçilerin yaşam standartlarına ve demokratik haklara yapılan saldırılara ancak bunların kökünü -kapitalist kâr sistemini - sökmeye yönelerek başarılı bir biçimde karşı durulabilir.

Bu seçimler tarafından gündeme getirilen asıl sorun, enternasyonalist ve sosyalist bir programla donanmış ve kendisini işçi sınıfını savaşa, sömürgeciliğe ve artan toplumsal eşitsizliğe karşı harekete geçirmeye adamış yeni bir partinin zaman kaybedilmeksizin inşa edilmesi gerektiğidir. Sosyalist Eşitlik Partisi, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Britanya seksiyonu böyle bir perspektifi savunuyor.

Irak ve sömürgeciliğe ve savaşa dönüş

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle birlikte, ABD emperyalizmi karşı çıkılamaz küresel egemenliğini kurma amacını nihayet gerçekleştirebilmek üzere harekete geçti.

Bush yönetimi 2001 yılının Eylül ayında Dünya Ticaret Merkezine yapılan terörist saldırıları, Afganistan’a saldırarak denetimi altına almanın ve Irak’a karşı yasadışı bir fetih savaşı yürütmenin bahanesi olarak sinik bir biçimde sömürdü. Bu, ABD’ye Kırım Havzası’nı ve Orta Doğu’yu -dünya üzerindeki en önemli iki petrol üreten bölgeyi- boyunduruğuna alma olanağını sağladı.

Militarizme ve sömürgeci zaferlere bu geri dönüş Beyaz Saray’daki Cumhuriyetçi çetenin öznel niyetlerinin basit bir ürünü değildir. İktidarda kim olursa olsun olaylar esas olarak farklı bir biçimde gelişmeyecekti. Savaş yönelimi ABD kapitalizminin çözümsüz ekonomik ve toplumsal çelişkilerinin bir ürünüdür. ABD emperyalizminin gösterdiği şiddetli patlama, küresel olarak bütünleşmiş bir dünya ekonomisi ile dünyanın ulus devletlere bölünmüş olması arasındaki temel çelişkinin, burjuvazi tarafından, tek bir ülkenin -Amerika Birleşik Devletleri’nin- diğer ülkeler üzerinde egemen olmasını sağlayarak çözme girişimidir.

Amerika, sahip olduğu askeri üstünlüğü gözü kara bir biçimde kullanarak yaşadığı ekonomik çöküşü tersine çevirmeyi ve Asyalı ve Avrupalı rakiplerine meydan okumayı umuyor. Bu yolda dönüş yok. George W. Bush’un ikinci dönem için yeniden seçilmesinden bu yana, daha önceki, teröre karşı bir savaş yürütmeyi vadeden retoriğin yerini, çok daha geniş kapsamlı olan "despotluğa karşı savaş" yürütme sözü aldı. Washington, bu yeni elverişli sloganı kullanarak, Irak savaşından önce yaptığı gibi El Kaide ile ilişki ya da kitle imha silahlarından gelecek yakın bir tehdit konusunda yalanlar uydurmadan, kimi isterse hedef olarak seçebilir.

"Rejim değişikliği"nin demokrasiyi inşa etmekle hiçbir ilişkisi bulunmuyor. "Rejim değişikliği" ezilmiş kitleler üzerinde büyük ulus-ötesi şirketlerin ve bankaların egemenliğini zorla kabul etmeyi amaçlıyor. Eğer varolan rejimlerin gözünü korkutma girişimleri ya da ABD destekli muhalefet hareketleri başarılı sonuç vermezse, itaatkar bir hükümet silah zoruyla başa getirilecektir.

Blair, ABD emperyalizminin bu dönüşünde en başta gelen suç ortağı oldu. Washington’un gözüne girmeye çalışarak, Britanya emperyalizmine savaşın artıklarından bir pay kapmayı ve elini Avrupa’daki rakipleri, Almanya ve Fransa’ya karşı güçlendirmeyi umuyor.

Başında bulunduğu hükümet ABD propagandasındaki her değişimi ve dönüşü papağan gibi tekrarladı. Blair için her türlü bahane ABD saldırısının ardında yer almak için yeterli olacaktı: Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğuna dair gerçek dışı iddia, İran’ın ve Kuzey Kore’nin bir nükleer programa sahip oldukları, Suriye’nin Lübnan’ı işgali ya da herhangi birkaç Afrika ülkesinde hükümetlerin rüşvete bulaşması.

Blair’in politikası ona Britanya burjuvazisinin egemen kesimlerinin desteğini sağladıysa da, ABD ile bu derece çok yakın bir ittifakın Britanya’nın kendi ulusal çıkarlarını tehlikeye atacağından korkan başka kesimler içersinde görüş ayrılığına neden oldu. Ancak bu çevrelerin Blair’inkine karşı çıkan tutarlı bir stratejileri yok. Blair’in konumu, Avrupa ile daha yakın ilişkiler kurmak ve Avrupa ticaret bloğu içinde bir yer almak ihtiyacı içinde olan, ancak Avrupa’daki büyük rakipleri Almanya ve Fransa karşısında Britanya’nın çıkarlarını desteklemesi için Amerika Birleşik Devletleri ile olan "özel" siyasi ve ekonomik ilişkilerine bel bağlayan Britanya emperyalist burjuvazisinin karşı karşıya olduğu ikilemi ifade ediyor.

Bu dengeyi tutturma ihtiyacı kendisini, düzenin siyasi kurumları içinden, Blair’in Irak savaşına katılışına yöneltilen taktik karakterdeki ve ilkesiz eleştirilerde gösteriyor. Liberal Demokratlar ve İşçi Partisi saflarından yükselen Robin Cook ve Clare Short gibi muhalif sesler, militarizme ve küçük ülkeleri boyunduruk altına almaya karşı çıkmaktan çok uzaklar. Bunlar sadece, Washington’un tek yanlı amaçlarını sınırlandırmak için uğraşan Avrupalı güçlerin Birleşmiş Milletleri kullanma çabalarına hükümetin destek vermesi gerektiğini ve bu şekilde dünyanın stratejik bölgelerinde Britanya’nın kendi çıkarlarını daha iyi koruyabileceğini öne sürdüler. Sonunda Blair’in sözde muhalifleri eleştirilerini bir yana bıraktılar ve hizaya geçtiler.

Berlin ve Paris’le ittifak yapmak ve/veya BM’ye destek vermek, hiçbir biçimde Blair’in Washington’la anlaşmayı tercih etmesinden daha ilerici değildir. Bu sadece militarizme ve savaşa başka bir yoldan gitmek demektir. Aslında Blair’in kendisi de bir yandan ABD ile yakın ittifakını sürdürmeye çabalarken, diğer yandan Avrupa ticaret ve askeri bloğu içinde Britanya için bir yer oluşturmaya uğraştı. Almanya ve Fransa kendi hesaplarına, Britanya’nın Washington’a ödün verme politikasını taklit etmekle, dünyanın kaynaklarını ve pazarlarını yeniden paylaşma yönelişi içinde ellerini güçlendirmek için kendi askeri güçlerini inşa etmeye çalışmak arasında gidip geldiler.

Demokratik haklara saldırı

Militarizme dönüşün bedeli daha şimdiden korkunç boyutlara ulaştı. Çatışmalar sonucunda tahminen 100.000 Iraklı öldürüldü. Irak’a aşağı yukarı 9.000 Britanya askeri yerleştirildi ve Washington’un herhangi bir başka harekat kararı alması durumunda daha fazlasının göndereceğini taahhüt etti. Bu savaş halihazırda 1.500 ABD’li ve Britanyalı askerin yaşamına mal olurken ve 11.000’inin yaralanmasına yol açarken, aynı zamanda sayısız askeri vahşileşerek acımasızca davranan insanlar haline getirdi. Savaşın, Britanyalı vergi mükelleflerine bedelinin 7 milyar sterlini aşması bekleniyor.

Bu dehşet verici tablo bile Blair’in savaş tüccarlığının etkilerini tam olarak anlatmaya yetmiyor. Eğer en çok hak edenlere yönelik olarak bir "despotluğa karşı savaş" yürütülecek olsaydı, Blair hükümeti bunun başlıca hedefi olurdu.

İşçi Partisi, son dönemde anti-terör retoriğini, sivil özgürlükleri çiğneyebilmek için bir özür olarak kullandı. Hükümet sadece Guantanamo Körfezi’nde yüzlerce insanın yargılanmadan hapiste tutulmalarına ve Abu Ghraib hapishanesinde ve Camp Breadbasket’te yapılan caniliklere doğrudan karışmakla kalmadı, fakat demokrasinin altını oyma çabaları yurt içinde de kendisini gösterdi.

Herhangi bir kışkırtma olmadan başlatılan bir saldırı savaşını meşru gösterebilmek için, bütün hükümet aygıtı, devlet ve medya Britanya halkını sistematik bir biçimde aldatabilmek için harekete geçirildi. Önceden kararlaştırılmış savaş hedeflerini gerçekleştirmeye çalışırken söylenen hicbir gözlerine çok bariz görünmedi. Blair bir yandan Britanya kamuoyunu ülkenin Irak’tan gelecek yakın bir tehlike ile karşı karşıya olduğuna dair çılgınca iddialarla terörize etmeye çalışırken, diğer yandan perde arkasında istihbarat kuruluşlarına, savaşı haklı göstermek için, aşırma yoluyla ve saptırılmış istihbarat aracılığıyla düzmece dosyalar hazırlama görevi veriliyordu.

Yürütülen eşi görülmemiş propaganda saldırısına karşın, birçok emekçi söylenenlere inanmadı ve rekor sayıda, milyonlarca insan, haksız ve gereksiz gördükleri bir savaşa karşı gösterilere katıldı. Buna karşılık olarak Blair genel arzunun kendisini bağlamayacağını ilan etti. Blair, demokratik sorumluluğun her biçiminin ne derecede hükmünü yitirmiş olduğunu teyit eden bir açıklama ile Britanya için en iyi olanın ne olduğuna tek başına kendisinin karar vereceğini ilan etti.

Bütün bunlar sadece ahlaken çürümüş bir yönetimin işleri değil. Irak savaşı ve yol açtığı olumsuz sonuçlar Britanya’da siyasi kurumların içinde demokratik hakların korunmasından yana olan kayda değer bir kesimin bulunmadığını teyit etti. Parlamento sadece göstermelik bir protesto ile Britanya’nın Irak’a yönelik saldırıya katılmasına onay verdi ve savaş girişiminin ardında yer aldı. Savaşı haklı göstermek için söylemiş olan yalanlar ortaya çıktıkça ardı ardına açılan soruşturmalar -en önemlisi Lord Hutton’ın başında yer aldığı eski silah denetçisi Dr. David Kelly’nin ölümünü araştıran soruşturmaydı- Blair hükümetinin herhangi bir suç işlememiş olduğunu ilan etti.

Bu gelişmede önemli bir başka unsur hükümete karşı herhangi bir direniş sergileyememiş olan resmi işçi hareketinin hadım edilmiş haliydi. İşçi Sendikaları Kongresi [TUC - Britanya’da sendikaların ulusal merkezi -ç.n.] resmi olarak savaş karşıtı protestolara karşı çıkarken, İşçi Partisi ve sendika şubeleri savaş karşıtı kitlesel gösterilerde hemen hemen hiç yer almadılar. Daha sonrasında her iki grup da Irak’ın işgalini savunmak için hizaya geçtiler.

Bu, hükümeti, geçen yüzyıllar boyunca sert sınıf mücadeleleri ile elde edilmiş yasal özgürlükleri ortadan kaldırma planlarını uygulamaya koymak için yeni adımlar atmak konusunda cesaretlendirdi.

İşçi Partisi iktidarda olduğu son dönemde ifade vermeme hakkını ortadan kaldırdı, bir kişinin aynı suç nedeniyle iki kez yargılanmasına izin verdi, hem başkalarından duyularak öne sürülen delillerin hem de daha önceki mahkumiyetlerde kullanılmış olan delillerin mahkemede kabul edilebileceğini ilan etti ve jüri ile yargılama ilkesini tırpanladı. En önemlisi "teröre karşı savaş"ta işkence ile elde edilen delillerin kabul edilebilir olduklarını ilan etti.

Britanya anayasal hukuku içinde önemli bir yeri olan Habeas Corpus [ihzar emri- gözaltındaki kişinin suçunun tespiti için mahkemeye çıkarılmasını öngören ilke; 1679’da yürürlüğe giren yasa -ç.n.] ve diğer haklar hemen hemen hiçbir muhalefetle karşılaşmadan ortada kaldırılıyor. Herhangi bir insanı, iç işleri bakanının ya da bir hakimin öyle gerekli görmesi durumunda hapsetmek ya da ev hapsinde tutmak mümkün. Sadece suç işleme niyeti şüphesi, sivil özgürlüklerin eşi görülmemiş bir biçimde sınırlandırılması için yeterli neden olarak gösterilebiliyor. Hükümetin, El Kaide ile mücadele etme temelinde öne sürdüğü bu önlemleri, halkın daha geniş kesimlerine karşı uygulamaktan alıkoyabilecek hiçbir şey yok.

Bu seçim hükümet tarafından, Bush’un bir dönem daha iktidarda kalmasını sağlayan uygulamayı tekrarlayabilme umuduyla, bir korku atmosferi yaratmak üzere kullanılacak. Öte yandan, muhalefet partileri, İşçi Partisi ile hangisinin "terörizme karşı daha sert olduğu" ve hangisinin kendisini yasa ve düzeni uygulamakta, okullarda disiplini daha fazla sağlamakta ve göçmenlere ve siyasi sığınmacılara kısıtlamalar getirmekte daha kararlı oldukları konularında rekabet ediyorlar.

Muhafazakarların seçim çalışmalarının merkezine, göçmenlere karşı muhalefeti körüklemeyi koymuş olmaları İşçi Partisi’nin utanç verici iktidar sicilinin bir göstergesidir. Muhafazakarlar, Britanya’ya gelen insan sayısına bir üst sınır koymak istedikleri için İşçi Partisi’nden daha sert olduklarını iddia ediyorlar ancak gerçekte şimdi sömürmeye çalıştıkları korku ve yabancı düşmanlığı ortamını yaratmaya yardımcı olduğu için Blair hükümetine teşekkür borçlular. Gazeteler yıllardır siyasi sığınma hakkı isteyen insanlara, göçmenlere ve çingenelere en rezil ve kışkırtıcı ifadelerle saldıran, bu insanları her türlü toplumsal sorunla ilgili olarak günah keçisi haline getiren makalelerle dolup taşıyor.

İşçi Partisi buna, daha çok sayıda siyasi sığınmacıyı gözaltı merkezlerine koyduğunu, sınır dışı etme işlemlerini hızlandırdığını ve bu insanlara sosyal yardımı engellediğini söyleyerek yanıt verdi - ve İşçi Partisi’nin kendisi de dış göçe karşı sert önlemleri uygulamaya koymaktan yana olduğunu ilan etmiş oldu. Basının siyasi sığınmacılara yönelik saldırıları, sivil özgürlüklere karşı genel bir saldırı yürütmek ve İşçi Partisi’nin, temel sosyal hizmetlerin kapasitesinin üzerinde bir yükün altına girdiği ve kontrol altına alınması gerektiği yolundaki iddialarını haklı göstermek için defalarca kullanıldı.

Artan toplumsal eşitsizlik

İlk bakışta terörizm tehlikesinin bu ölçüde abartılmış olması ve demokratik haklara yapılan saldırının boyutları, insana akıldışı uygulamalarmış gibi geliyor. Ancak şu anda hükümet tarafından izlenen bu yolun ardında siyasi ve sınıfsal bir mantık yer alıyor.

Birincisi, egemen seçkin sömürgeci tarzda egemenlik yönelişini yeniden uygulamaya koymanın uluslararası düzeyde ve yurtiçinde direnişe yol açtığının farkında. Bu tür karşı çıkışların üstesinden gelmek daha önceki yasal normlarla uyuşmayan baskıcı önlemlerin alınmasını gerektiriyor.

İkincisi, büyük güçleri sömürgeci fethe yönelten aynı ekonomik etkenler aynı zamanda yurtiçinde işçi sınıfının çok daha ileri düzeyde sömürülmesini gerektiriyor. Bu sınıf ilişkilerine potansiyel olarak patlayıcı bir karakter kazandırıyor.

Egemen seçkinin 1950’lerde ve 1960’larda vermek zorunda kaldığı bütün ödünler şimdilerde refah devletinin parça parça ortadan kaldırılmasıyla, emek piyasasının kuralsızlaştırılmasıyla ve sermaye üzerindeki vergi yükünün işçi sınıfına kaydırılmasıyla tırpanlanıyor.

İşçi Partisi yanlısı Kamusal Politika Araştırma Enstitüsü bile, Blair hükümeti döneminde Britanya’da toplumsal ve siyasi yaşamın her yönüyle "sınıf ve servet temelinde" kutuplaştığını söyledi.

Toplumun en zengin yüzde birlik kesimi ulusal gelirden 1930’lardan bu yana görülmüş olan en yüksek payı alıyor. İşçi Partisi iktidara geldiğinden bu yana Britanya’nın en zengin 1.000 insanı, servetlerine 150 milyar sterlin eklediler -bu yüzde 152 oranında bir artışa karşılık geliyor. Şu anda Britanya’da 40 tane milyarder var ve bu bir rekor.

Blair hükümeti, gittikçe daha fazla toplumsal tabanı haline gelen bu kesim için, Londra’yı bir cennet haline getirdi.New Statesman’ın son sayılarından birinde yayınlanan bir makale şu yorumu yapıyor: "Londra’da 13’ü yabancı olmak üzere 40 milyarder olduğu söyleniyor. Dünyada bunun gibi bir başka yer yok. Bu insanlara kucak açılıyor. Başkent dünyanın en önemli vergi cenneti haline gelmiş durumda. Bu insanların, yat, özel uçak ve benzeri şeyler satanların talebi karşılamakta zorlandıkları paralel bir dünyaları var. Dünyanın başka hangi köşesinde 15 milyon sterline elmas kaplı bir mayo alabilirsiniz ki?"

Buna karşılık birçok işçi artık başkentte ve onu çevreleyen dış mahallelerde yaşayamıyor. Benzer toplumsal katmanlaşma süreci Britanya’nın bütün büyük şehirlerinde tekrarlanıyor.

Bunun nedenlerini bulmak güç değil. Toplumun alt bölümünde yer alan yüzde 50’lilik kesim 1986 yılında yüzde 10 olan kolektif servet içindeki paylarının yarı yarıya azalarak 2002 yılında yüzde 5’e düştüğünü gördüler. İşçi Partisi iktidarında yoksulluğu önlemeye yönelik önlemler olarak reklamı yapılan asgari ücretin uygulamaya konması ve vergi sisteminde yapılan diğer değişiklikler işverenleri desteklemeyi ve düşük ücretlerin geçerli olduğu bir ekonomi yaratmaya yönelik. Sonuç olarak İşçi Partisi iktidarında çocukların üçte biri resmi olarak yoksul olarak sınıflandırılırken, yoksulluğun boyutları şimdilerde "çalışan yoksullar" adı verilen insanları kapsayacak şekilde genişlemiş durumda.

Britanya şu anda Avrupa’daki en regresif vergi sistemine sahip. Zenginler 1945’ten bu yana en az gelir vergisini öderlerken, gelir vergisi tabanını aşağıya çekmeye yönelik önlemler yoksullara marjinal düzeyde bir fayda sağladı. Katma değer vergisi (KDV) gibi dolaylı vergilere kayışın yoksullar üzerinde daha ağır etkisi oldu; toplumun yılda 6.000 sterlinden az kazanan en düşük gelirli yüzde 10’luk kesimi ailecek elde ettikleri gelirin üçte birine yakınını dolaylı vergilere harcarlarken, buna karşılık yılda 84.000 sterlinden fazla kazananların gelirlerinin yüzde 10 civarında bir bölümü dolaylı vergilere gidiyor.

İşçi sınıfının elde ettiği gelirde yaşanan çöküşü gizleyen tek etken bireysel kredi ve borçlanmada yaşanan patlama. Geçen yıl bireysel borçlanma 980 milyar sterline ulaştı -10 yıl öncesinin iki katı. Yeni borçlanmanın yılda 10,7 milyar sterlin arttığı göz önünde bulundurulunca, bireysel borçlanma bu yaz 1 trilyon sterlini -1.000 milyar sterlini - aşacak. Bu, bireysel borçlanmanın ilk kez Britanya’nın mal ve hizmet üretiminden oluşan yıllık ulusal gelirini aşacağı anlamına geliyor. Bunu uluslararası bir bağlama oturtmak gerekirse Britanya’da yaşayan 58 milyon insanın bireysel borcu Afrika, Asya ve Latin Amerika’nın bir arada dış borçlarının toplamından daha fazla.

Bu borçların çoğunun teminatını ailelerin elde ettikleri gelirlerden çok, sahip oldukları evler oluşturuyor. Birçok durumda ipotek karşılığı verilen gayrimenkul kredilerinin tutarı yıllık ücretlerin dört ile beş katı düzeyinde. Emeklilik fonlarının ve hisse senedi fiyatlarının çökmesiyle birlikte ailelerin sahip oldukları evler insanların tek önemli varlıkları haline geldi -ve emeklilik için tek tasarrufları olarak görülüyor. Dolayısıyla gayrimenkul piyasasında yaşanacak bir çöküş, bütün ekonomi üzerinde yıkıcı bir etki yaratacağı gibi, milyonlarca insanı iflasa sürükleyecek ve herhangi bir güvenceden yoksun halde bırakacak.

Yoksullukta ve borçluluk oranlarında görülen genel artışa İşçi Partisi tarafından yaşamsal sosyal yardımlara ve hizmetlere yönelik sürdürülen sistematik bir saldırı eşlik etti. Bu politikalar, Muhafazakarların büyük sermayeyi zenginleştirmek için başlattığı özelleştirme ve diğer önlemleri, daha önceleri tabu olarak görülen kamu sektörlerine taşıdı.

İşçi Partisi’nin eğitim politikası okulları özel sektöre açıyor. Bu politika devlet okullarının sermaye çevrelerinden, yeteneklerine göre öğrenci seçmeyi kolaylaştıran -bu şekilde toplumsal bölünmeyi arttıran- önlemlerle birlikte para toplamasına izin veriyor.

Yerel demokrasi sloganı altında okulların kendi müfredat programlarını belirlemesine izin verilecek -bu daha şimdiden dini eğitim veren okulların sayısında bir artışa yol açan ve Yaradılışın öğretilmesini meşru bir konu haline getiren bir önlem.

Vakıf Hastaneleri adı verilen hastanelerin yaratılması ve Muhafazakarlar tarafından uygulamaya konulmuş olan "iç pazarın" genişletilmesi adı verilen yöntemle Ulusal Sağlık Hizmeti’nin özelleştirilmesi, emekçilerin uzun dönemli refahını aynı şekilde sinsice tehdit ediyor. Sağlık hizmetine maliyeti temel alarak kaynak tahsis etmeyi haklı göstermek için her fırsat kullanılıyor.

Oligarşinin egemenliği

Toplumun küçük bir kesiminin servetinde görülen muazzam artış, Britanya ekonomisinin şimdiki performansı ile ya çok az ilişkilidir ya da bu ikisi bütünüyle ilişkisizdir. Aksine bu, Blair hükümeti zamanında yoğunlaşan, emlak ve borsa spekülasyonunun bir arada kullanılmasıyla ve işçi sınıfının yoksullaştırılmasıyla, süper zenginler için bir tür protektora yaratma yönelişinin sonucudur.

Resmi politika şimdilerde artık, daha da zenginleşmeleri ekonominin artan küreselleşmesine bağlı olan, en ayrıcalıklı toplumsal kesimlere ait özel bir nüfuz bölgesi haline geldi. İşçi Partisi’nin, bu türden bir eşi görülmemiş toplumsal kutuplaşmayı yönetme konusundaki hevesliliği, bu partiye finansal oligarşinin sürekli desteğini sağladı.

Tarihsel olarak eşi görülmemiş bu düzeylerde toplumsal kutuplaşma, hiçbir biçimde demokrasinin sürdürülebilmesiyle uyumlu değildir.

Parlamenter düzen, egemen sınıfın, özgül politikaları ne olursa olsun, kapitalist kâr sistemini sorgusuz sualsiz savunan partilere emekçilerin geniş kesimlerinin destek vermesini güvence altına almasına dayanır. Bu düzen, sonuçta, egemen sınıfın toplumsal ayrımları azaltma ve işçilerin kayda değer bir bölümünün yaşam standartlarını yükseltme yeteneğine ve istekliliğine bağlıdır.

Ne var ki bugün, profesyonellerin ve beyaz yakalı işçilerin büyük bölümü de dahil olmak üzere, halkın büyük çoğunluğu ekonomik güvencesizlik ve biriken borçlarla karşı karşıya. Halkın geniş kitlelerinin pahasına bir avuç seçkini zenginleştiren önlemler için halkın onayını almak mümkün değil. Aslında, hükümetin, efendisi büyük sermaye tarafından talep edilen işleri yapabilmesi için, bütün siyasi sürecin, her türlü halk denetiminden azade tutulması gerekir.

İşçi Partisi’nin siyasi evrimi bu toplumsal sürecin dört dörtlük bir dışavurumudur. Daha önceki yönetimlerin tümünden daha düşük düzeylerde halk desteğine sahip olmasına karşın, Blair hükümeti iktidarda kalışını daha önce Muhafazakarların kalesi olan yerlerde sandalye kazanmasına borçlu.Financial Times’a göre ülkenin en zengin seçim bölgeleri şimdi artık Muhafazakarlardan çok İşçi Partisi’ne oy verme eğiliminde.

Seçimler daha önce hiç bu kadar, her şeyin boyalı basının desteğini almaya ve suç ve göçmenlik gibi konularda korkuların ve ön yargıların körüklenmesine dayanan medya olaylarına dönüşmemişti. "Ana akım partiler" denilen partilerden, Britanya Milli Partisi ve Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi gibi aşırı sağcı uç örgütlere varıncaya kadar, hepsi siyasi yelpazenin sağında yer alan temalar üzerinde duruyorlar.

Bunun net sonucu ise halkın geniş kitlelerinin sınıf çıkarlarının herhangi bir gerçek siyasi temsilden mahrum bırakılması oluyor.

İşçi Partisi’nin solunda yer aldığını iddia eden hiç bir grup ya da parti gerçek bir alternatif oluşturmuyor. Sosyalist İşçi Partisi, Sosyalist Parti ve Sosyalist Emek Partisi gibi grupların politikalarının özü, işçi sınıfının, kapitalizmi ortadan kaldırmayı hedefleyen, gerçekten sosyalist bir programı temel alan, her türlü bağımsız siyasi hareketinin gelişimine karşı çıkmaktır. İşçiler eski işçi örgütlerine daha fazla yabancılaştıkça ve doğru bir biçimde bu örgütlerin bir zamanlar savundukları reformist politikaların başarısızlığa uğradığını hissettikçe, bu "sol" gruplar da işçi sınıfına, gittikçe daha ısrarlı bir biçimde, tek olası yolun, İşçi Partisi’ne ve sendika bürokrasisine, yeniden sınırlı bir toplumsal reformlar programını benimsemeleri için baskı yapmak ve Blair’e karşı tutum almak olduğunu söylüyorlar.

Bu durum en çarpıcı biçimde Irak savaşına karşı yapılan kitlesel protestolarda gözler önüne serildi. Savaşı Durdurun Koalisyonu çevresinde öbeklenen bu örgütler, açıkça anti-kapitalist politikaları savunmanın sadece kendilerini sosyalist olarak görmeyenleri hareketten uzaklaştırmaya yarayacağını söylediler. Bu, asgari demokratik ve toplumsal taleplere dayalı çapraz-sınıf ittifaklarının savunulması adına, işçi sınıfına dayalı her tür politikayı terk etmenin reçetesidir.

Bu sağa kayış en tamamlanmış ifadesini, Sosyalist İşçi Partisi’nin belirleyici rol oynadığı çektiği ve uzun yıllar İşçi Partisi’nde yer almış olan George Galloway’in başında yer aldığı, Respect’in kuruluşunda buldu. Respect seçimde, muğlak bir savaş karşıtı duyarlılığı, etnik ve dini temelli politikaya tam boy uyarlanma ile birleştirerek, neredeyse sadece Müslümanların oylarını almaya odaklanmış durumda.

Sınıf siyasetinin yerine kimlik siyasetini ikame etmek konusunda Respect yalnız değil. İskoç Sosyalist Partisi, İngiliz taydaşından, milliyetçiliği bir siyasi stratejinin temeli olarak daha açık bir biçimde desteklediği için, derece farkıyla ayrılıyor. Her iki grup da kapitalist devletin, küresel şirketlerin yağmasına karşı, işçi sınıfının çıkarları için kullanılabileceğini iddia ediyorlar. Böyle bir politika İşçi Partisi’nin eski reformist programının yozlaşmış halinden başka bir şey değildir.

Yeni bir partiye duyulan ihtiyaç

İşçi Partisi’nin sağcı evriminin nedenleri Blair gibi bireylerin öznel davranışlarıyla açıklanamaz. Yozlaşan sadece Britanya’daki İşçi Partisi ve sendikalar değil, fakat aynı zamanda bütün ülkelerde resmi işçi hareketi yozlaşmış durumda ve bu durum ancak toplumun temellerinde meydana gelen kapsamlı değişiklikler göz önünde tutularak açıklanabilir.

Ekonomik yaşamın hâlâ büyük ölçüde ulus devletler temelinde örgütlendiği koşullarda eski sosyal demokrat ve Stalinist örgütler işçi hareketine egemen oldular. Bu örgütler Britanya gibi gelişmiş ülkelerde işçileri, sendikalizm ile egemen sınıfa reformları kabul etmesi için baskı yapabilmek üzere parlamentoda sandalye elde etme çabalarının bir bileşiminden oluşan politikalara mahkum ettiler.

Bu oportünist ve milliyetçi bürokrasilerin işçi hareketi üzerindeki egemenliklerinin uzun dönemli etkisi işçi sınıfının siyasi bilincinin içini boşaltmak oldu. Bu durum işçi sınıfını, 1980’lerde ve 1990’larda yaşanan, Sovyetler Birliği’ndeki ve Doğu Avrupa’daki Stalinist rejimlerin çöktüğü ve Batı’daki sosyal demokrat örgütlerin reformizmi bütünüyle terk ettikleri, büyük çaplı değişiklikler karşısında hazırlıksız yakalanmasına yol açtı.

İşçi sınıfının eski örgütleri tarafından açıkça ihanete uğramasının altında, ulus-tabanlı işçi örgütlerinin ayaklarının altındaki zemini çekip alan-üretimin, dağıtımın ve mübadelenin her yönüyle uluslararası temelde örgütlendiği- küreselleşmenin gelişimi yatıyor.

İşçi bürokrasileri artık kâr sisteminin savunusu ile sınırlı toplumsal reformlardan yana olmayı bağdaştıramıyorlar. Kendini devasa ulus-ötesi şirketler ve finansal kuruluşlar şeklinde gösteren, küresel olarak örgütlenmiş sermaye, üretimi dünya üzerinde istediği yere kaydırabiliyor ve ulusal hükümetlere izleyecekleri politikaları dayatabiliyor. Şu anda gelişmiş ülkeler için ekonomik başarı, şimdiye dek eşi görülmemiş bir düzeyde uluslararası yatırım çekmeyi ve dünya pazarlarında kamu harcamalarını tırpanlayarak, ücretleri ve çalışma koşullarını Asya ve Doğu Avrupa’daki düzeylerine indirerek rekabet gücünü artırmayı gerektiriyor.

Blair’in "Yeni İşçi Partisi"nin gösterdiği değişim ve sendikaların şirket yönetimlerinin bir uzantısı haline gelmeleri, işçi bürokrasisinin sermayenin bu taleplerine verdiği yanıtı temsil ediyor.

İşçi hareketinin çürümesine, geçmişe dönmeye çalışarak bir yanıt vermek mümkün değildir. Ulusal ekonomik düzenlemeler yapılmasına yönelik çağrılar aciz oldukları kadar gericidirler aynı zamanda. Bu tür çağrılar büyük sermayenin aç gözlü talepleri ile başa çıkamaz ve yalnızca uluslararası işçi sınıfını bölmeye hizmet eder.

Sosyalist Eşitlik Partisi kendisini bütün ülkelerin işçi sınıflarını, bütün ulusal sınırların ötesine geçerek, dil, milliyet ve ırk ayrımı yapmaksızın, birleştirme mücadelesine dayandırıyor. Bu, militarizm ve savaş yönelimine karşı mücadele edebilmenin ana temelini oluşturur.

Bizler, toplumun, emekçilerin çıkarları doğrultusunda baştan aşağıya yeniden örgütlenmesini öngören bir programı önesürüyoruz. Bu amaca ulaşabilmek için bizler özel kâr ihtiyacını değil, büyük çoğunluğun ihtiyaçlarını temel alan yeni bir toplumsal ve ekonomik düzenin yaratılmasını savunuyoruz. Ancak bu, şu anda varolan olağanüstü insan kaynağını ve teknik kaynakları, yoksulluğa son vermek ve herkese insan onuruna uygun yaşam standartları ve güvenli bir çevre sağlamak üzere harekete geçirmenin altyapısını oluşturabilir.

* Irak’ın işgaline son. Birleşik Sosyalist Avrupa Devletleri için

SEP, sömürgeci baskıcılığın tekrar canlanmasına tereddütsüz bir biçimde karşı çıkıyor. Bizler Britanyalı, ABD’li ve diğer bütün yabancı askerlerin Irak’tan derhal ve koşulsuz olarak çekilmesini ve ülkenin yasadışı işgalinin sona erdirilmesini talep ediyoruz. Bizler, şu anda Guantánamo Körfezi’nde ve dünyanın dört bir yanındaki diğer ABD hapishanelerinde ve gözaltı kamplarında hapsedilmiş olanlar da dahil olmak üzere, Afganistan’ın ve Irak’ın işgali sırasında hapse atılmış olan herkesin serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

Bizler, bundan başka, bütün Britanyalı askerlerin ve yabancı askerlerin İrlanda’dan, Balkanlar’dan, Afganistan’dan, Afrika’dan ve bulundukları diğer ülkelerden derhal geri çekilmelerini talep ediyoruz.

Militarizme ve sosyal kazanımların tahrip edilmesine karşı etkin bir mücadele verebilmenin ana temelini sağlayacak olan şey, Avrupa işçi sınıfının birleşik bir siyasi hareket oluşturmasıdır.

Avrupa kıtasında ekonomik ve siyasi yaşam daha şimdiden dramatik bir bütünleşme sürecinden geçmiş durumda. Ancak bu süreç, yalnızca burjuvazinin çıkarlarına olacak şekilde ve işçi sınıfının çıkarları pahasına işletildi.

Avrupa’nın birleştirilmesi, burjuvazi için, ABD ve Asya’ya karşı, ticaret ve yatırımda etkili bir biçimde rekabet edebilecek çok geniş bir iç pazar yaratmak üzere tasarlanmıştı. Avrupa Birliği, ulus-ötesi şirketleri herhangi bir sınırlamadan azade tutmaya, sosyal koruma önlemlerini ortadan kaldırmaya, ücretleri aşağıya doğru çekmeye ve Avrupa’nın birleşik askeri gücünü oluşturmaya yönelik bir araç işlevi görüyor.

Sosyalist Eşitlik Partisi, Avrupa Birliği’ne karşı çıkıyor ancak aynı zamanda AB’nin izlediği sağcı politikalara karşı muhalefeti, daha "sorumlu" ya da "demokratik" olduğunu iddia ederek ulus devletin kurumlarının savunusuna kanalize etme çabalarına da karşı çıkıyor. Üretimin küreselleştiği koşullarda işçi sınıfının eylemlerini ulusal alanla sınırlandırmak, felakete davetiye çıkartmaktır.

Avrupa’nın ilerici bir temelde birleşmesi ancak işçi sınıfının bağımsız siyasi eylemi ile sağlanabilir. Birleşik Sosyalist Avrupa Devletleri, emekçilerin kendi bağımsız toplumsal ve demokratik çıkarlarını ileriye götürebilecekleri akla yatkın tek biçimdir. Köhneleşmiş ulusal sınırların ortadan kaldırılmasını ve üretimin temel toplumsal ihtiyaçları karşılayacak biçimde rasyonalize edilmesini ve planlanmasını olanaklı hale getirecektir.

Birleşik Sosyalist Avrupa Devletleri bundan başka ABD militarizmine karşı, sadece ezilen ülkelerde yaşayan milyonlarca işçiye ilham vermekle kalmayacak, fakat aynı zamanda Amerikan işçilerinin Bush yönetimine ve Pentagon savaş makinesine karşı verdikleri mücadeleyi de güçlendirecek, gerçek anlamda anti-emperyalist bir karşı gücü harekete geçirecek, güçlü bir temel oluşturacaktır.

* İşçilerin iktidarı için mücadele

Kâr sistemi halkın geniş kesimlerinin temel ihtiyaçları ile bağdaşmaz. Bizler, emekçilerin toplumsal ve ekonomik çıkarlarını temsil edecek ve onlara kendi yaşamlarıyla ilgili olarak alınacak kararlar üzerinde demokratik denetim hakkını verecek bir işçi iktidarının kurulmasını savunuyoruz.

SEP, oy hakkı, seçim hakları ve sivil özgürlükler dahil olmak üzere geçmişin bütün demokratik kazanımlarını, yorulmak bilmez bir biçimde savunuyor. Grev hakkına ve grev gözcülüğüne karşı çıkarılmış bütün yasalar yürürlükten kaldırılmalı ve milliyet, etnik köken, din, cinsiyet ve cinsel tercih temelinde yapılan her türlü ayrımcılık yasaklanmalıdır. Gözaltı merkezlerinde alı konan mülteciler derhal serbest bırakılmalıdır. Bizler her türden göçmenlik denetimine ve seyahat kısıtlamalarına bir son verilmesi çağrısı yapıyoruz. İşçiler, bütün vatandaşlık haklarına ve bütün sosyal haklara sahip olarak, nerede isterlerse orada yaşama ve çalışma hakkına sahip olmalıdırlar. Kadınlar, istedikleri zaman sınırsız kürtaj hakkına sahip olmalıdırlar.

Ancak, demokratik hak anlayışının kendisi, en büyük toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri gizleyen, yasa önündeki resmi eşitliğin ötesine geçmelidir. Gerçek demokrasi, sıradan insanların, ekonomik karar alma süreci, çalışma koşullarının belirlenmesi ve günlük yaşamlarını sarmalayan koşullar üzerinde gerçek denetimini gerektirir. Gerçek demokrasiye ancak, bilgilendirilmiş ve sınıf-bilincine sahip emekçilerin sosyalizm mücadelesi içinde siyasi olarak harekete geçirilmesiyle ulaşılabilir.

* Toplumsal eşitlik için

Geniş kitleler için ekonomik güvensizlik ve milyonlar için yoksullaşma ile nitelenen bir dünyaya karşı, bizler gerçek anlamda özgür ve demokratik bir toplumun ana temeli olan toplumsal eşitlik yolunda mücadele veriyoruz.

Bankacılık kuruluşları ve mali kuruluşlarla birlikte bütün büyük sanayi şirketleri ve tarımsal şirketler, küçük hissedarlara tam tazminat ve büyük hissedarlara kamuoyu önünde yapılacak görüşmeler sonucunda belirlenecek koşullarda tazminat verilerek kamulaştırılmalıdır.

Tam istihdamı ve herkese, iyi düzeyde ücret ödenen bir iş sağlayabilmek için büyük çaplı bir kamu istidamı öneriyoruz. Yeni iş yaratmak ve işçilerin siyasi ve kültürel yaşama tam olarak katılmalarını sağlamak için haftalık çalışma süresi herhangi bir ücret kaybı olmadan, 30 saate indirilmelidir.

Çalışamayacak durumda olanlara -sakatlara, çocuklarına tek başlarına bakmak zorunda olan ebeveynlere, hastalara- insan onuruna yakışan bir yaşam sürebilmeleri için geçinmelerine yetecek düzeyde ücret verilmelidir. Bütün yurttaşlara emekliliklerinde rahat bir yaşam sürmelerini sağlayacak düzeyde emeklilik maaşı garanti edilmeli ve mevcut emeklilik fonlarının işverenler tarafından talan edilmesi suç haline getirilmelidir.

Sağlık hizmetleri ve iyi bir eğitim genel bir hak haline getirilerek, herkese ücretsiz olarak sağlanmalıdır. Kamu hastanelerine, okullarına, üniversitelere ve çocuk bakımı merkezlerine, bu kuruluşların en son teknoloji ve uygun bir biçimde eğitilmiş personelle donatılabilmesi için milyarlarca sterlin aktarılmalıdır. Kamu mülkiyetindeki evlerin satışına son verilmeli ve uygun fiyatlı ev yapımı için büyük çaplı bir program hazırlanmalıdır. Kiralar ve ipotek karşılığı konut kredisi taksitleri hiçbir işçinin barınmak için ücretinin yüzde 20’sinden fazlasını harcamamasını sağlayacak şekilde azaltılmalıdır.

Bu tür önlemler bilimsel gelişmeyi ilerletecek ve kültürel yaşamı finanse edecek politikalarla birleştirilmelidir ki geniş halk kitleleri için erişilebilir olsun ve her insanın ve bütün toplumun gelişimine en fazla katkıyı sağlayabilsin.

SEP’i inşa et

Sosyalist Eşitlik Partisi, Stalinizme ve sosyal demokrasiye karşı mücadele içinde dünya sosyalist devriminin programını savunmak için 1938 yılında Lev Trotskiy tarafından kurulan Dördüncü Enternasyonal’in Britanya seksiyonudur.

Bizler, sosyalizmi sadece genişleyen sendika militanlığının nihai ürünü olarak gören anlayışı reddediyoruz. Sosyalizm, sadece işçi sınıfının, kendi partisinin rehberliğinde, siyasi olarak bilinçli faaliyeti ile ulaşılabilecek, yüksek bir kültür düzeyini ve planlamayı gerektirir.

Sosyalist bir partinin birincil görevi emekçileri eğitmek ve bilgilendirmek ve bu yolla kesin kolektif eylemin temellerini oluşturmaktır. DEUK bu amaca ulaşabilmek için, günümüzün olaylarının Marksist bir tahlilini yapmak ve bütün ülkelerin işçilerine sosyalist bir program sunmak amacıyla, enternasyonalin internet merkezi olanDünya Sosyalist Web Sitesi’ni kurdu.

Savaşa, toplumsal eşitsizliğe ve gericiliğe gerçek anlamda bir alternatif arayan, Britanya’da yaşayan bütün işçileri ve gençleriDünya Sosyalist Web Sitesi’ni okumaya ve DSWS aracılığıyla programımızla ilgili tartışmalara katılmaya davet ediyoruz. Her şeyden önce programımızı ve perspektifimizi paylaşan herkesi Sosyalist Eşitlik Partisi’ne katılmaya ve onu işçi sınıfının yeni siyasi partisi olarak inşa etmeye çağırıyoruz.

Aynı zamanda bakınız
Makalenin İngilizce orijinali
(12 Nisan 2005)

 

Sayfanın başı

Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.



Telif Hakkı 1998-2017
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır