World Socialist Web Site


Bugün Yeni
Olanlar

Haber ve Analiz
Tarih
Sanat Eleştirisi
Polemikler
Bilim
Bildiriler
Röportajlar
Okur Mektupları

Arşiv

DSWS Hakkında
DEUK Hakkında
Yardım

DİĞER DİLLER
İngilizce

Almanca
Fransızca
İtalyanca
İspanyolca
Portekizce
Lehçe
Çekce
Rusça
Sırp-Hırvat dili
Endonezyaca
Singalaca
Tamilce


ANA BAŞLIKLAR

Dünya ekonomik krizi, kapitalizmin başarısızlığı ve sosyalizmin gerekliliği
SEP/DSWS/TEUÖ bölgesel konferanslarında kabul edilen karar önergesi

Bush, Türkiye’ye Irak’ta PKK’ya saldırması için yeşil ışık yaktı
Türk-Kürt çatışmasındaki tarihsel ve siyasi sorunlar

Asya’da tsunami: neden hiçbir uyarı yapılmadı

Mehring Books’tan yeni bir kitap: Amerikan Demokrasisinin Krizi: 2000 ve 2004 Başkanlık seçimleri

Livio Maitan (1923-2004):
eleştirel bir değerlendirme

  DSWS : DSWS/TR : Haber ve Analiz : Seçim haberleri : 2004 ABD seçimleri

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin ABD başkanlık seçimi kampanyası

2004 seçiminde Sosyalist Eşitlik Partisi’ni destekleyin

Bill
Van Auken
Başkan Adayı

Jim
Lawrence
Başkan Yardımcısı Adayı

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin bildirisi
17 mart 2004

Aşağıda Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (ABD) başkanlık seçimlerine yönelik olarak yayınlamış olduğu bildirinin tam metnini bulacaksınız. 25 Şubat 2004 tarihinde bu metnin ilk ve son bölümünü yayınlamıştık: http://www.wsws.org/tr/2004/feb2004/sep-f25.shtml

Sosyalist Eşitlik Partisi, bütün taraftarlarını veDünya Sosyalist Web Sitesi’nin bütün okurlarını 2004 ABD seçimlerinde bağımsız bir sosyalist kampanya yürütmeye çağırıyor.

SEP faaliyetlerini, emekçilerin çıkarlarını savunmak ve savaşa, toplumsal gericiliğe ve demokratik haklara yönelik saldırılara karşı çıkmak için, demokratik ve sosyalist bir programa dayanarak sürdürüyor. SEP’in başkan adayı Bill Van Auken ve başkan yardımcısı adayı Jim Lawrence. 54 yaşındaki Bill Van Auken,Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin tam zamanlı yazarı. Auken, New York City’de yaşıyor. 65 yaşındaki Jim Lawrence, 30 yıl boyunca Ohio bölgesinde, Dayton’da, General Motors fabrikalarında çalışmış emekli bir otomobil işçisi. Jim Lawrence, Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası’nın 696 no’lu Şubesinin [ABD’de "lokal" olarak adlandırılan sendika şubeleri Avrupa sendikacılık modelinden farklı olarak genel merkez karşısında çok geniş bir özerkliğe sahip: kendi kongrelerini yapıyorlar, kendi yönetimlerini seçiyorlar, kendi aidat tutarlarını belirliyorlar vb. ç.n.] üyesi ve bu sendikanın Kongresinde sosyalist aday olarak yer almıştı.

SEP, kongre için, oy pusulasında olabildiğince çok sayıda adaya yer vermeye çalışacak.

SEP’in kampanyası sadece ABD’li emekçiler açısından değil, uluslararası düzeyde de büyük önem taşıyor. Bu kampanya, Amerikan militarizminin eşi görülmemiş bir patlama yaptığı ve ABD’li işçilerin haklarına ve çalışma koşullarına yönelik olarak, dünyanın her yanındaki hükümetler için bir model oluşturan taarruzunun sürmekte olduğu bir ortamda yapılıyor.

ABD’deki ve dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insan, Bush yönetiminin, Amerika’nın politikasında yeni ve kaygı verici bir yön değişikliğini temsil ettiğini hissediyor. Milyonlarca insan buna karşı mücadele edebilmek için gerekli olan araçların arayışı içinde. Bu araçları Demokrat ve Cumhuriyetçi adayların ağız kavgalarında ve karşılıklı çamur atmalarında bulamayacaklar. Bu kampanyalarda yüz milyonlarca dolar çarçur ediliyor ancak ülkeyi pençesine almış olan toplumsal ve siyasal krizle ilgili ciddi ve samimi bir tartışma yapılmıyor.

Sosyalist Eşitlik Partisi, bu kampanyayı başlatırken bütünüyle gerçekçi bir yaklaşıma sahip. Adaylarımızın, mevcut koşullar altında, sınırlı sayıda oy alabileceğini biliyoruz. Ancak bizim kampanyamız Amerika Birleşik Devletleri’nde ve uluslararası düzeyde sağcı burjuva siyasetinin deli gömleğinden kurtulmayı ve düzen partilerinin ve medyanın demagojilerine ve yalanlarına karşı sosyalist bir alternatif sunmayı amaçlıyor. Bizim kampanyamız oy toplamakla ilgili bir kampanya değil. Bizim kampanyamız fikirlerle ve politikalarla ilgili.

Sosyalist Eşitlik Partisi seçimleri, toplumsal ve siyasal krizle ilgili bir dizi tartışmayı gerçekleştirmek ve Amerikan toplumunun devrimci dönüşümü için bir kitle hareketinin inşasına yönelik programatik temellerini ortaya koymak için bir fırsat olarak kullanacak.

SEP, bu kampanyayı sadece ulusal değil, uluslararası düzeyde de yürütmeyi amaçlıyor. Kampanyamızın, yaşamları Amerikan emperyalizminin izlediği politikalarla derinden ve korkunç bir şekilde etkilenmiş olan dünya üzerindeki bütün emekçi ve ezilen kitlelerin çıkarlarını temsil etmesini istiyoruz. Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel etkisi göz önüne alındığında, bütün ülkelerin yurttaşlarının Amerikan başkanının seçimine katılmalarını izin verilmesi bütünüyle yerinde bir yaklaşım olarak görünüyor. Yine de böyle bir şey mümkün olmadığından, SEP adayları, seçimleri, Amerikan emekçileri ve dünyanın dört bir yanındaki sınıf kardeşlerinin saflarında bilinçli bir uluslararası birlik duygusu oluşturmak üzere kullanacaklar.

Biz bu uluslararası birlik için verilecek olan kavgayı kampanyamızın en önemli görevi olarak görüyoruz. Emperyalizme karşı gerçek anlamda dünya çapında şovenizmin bütün biçimlerine, yaptığı gerici çağrı dini, etnik ya da ulusal kimlikten hangisini temel alıyor olursa olsun, karşı çıkan bir hareketi ortaya çıkartmak temel bir zorunluluk olarak karşımızda duruyor.

Bu tür bir alternatifin gerekli olduğunu gören herkese şunu söylüyoruz: bugün Sosyalist Eşitlik Partisi ile ilişkiye geçin, bulunduğunuz eyalette adaylarımızın oy pusulasında yer alabilmelerine destek olun, kendi kongre seçim bölgenizde SEP’in adayı olarak seçime katılmayı kabul ederek SEP’in kampanyasının politikaları doğrultusunda mücadele edin!

Krizin kökenleri

Emekçilerin karşı karşıya oldukları sorunların sırf Bush’un iktidardan uzaklaştırılmasıyla çözülebileceğine inanmak bir yanılsamadır. Bush yönetimi, son tahlilde, ilerici olmak bir yana, rasyonel bir çözümü bile bulunmayan sistemik bir toplumsal ve ekonomik krizle yüz yüze olan Amerikan egemen seçkinin umutsuzluğunun, yön duygusunu yitirmişliğinin ve pervasızlığının siyasi ifadesidir. Bush’un ve ortaklarının, egemen seçkinler içinde, özellikle aptal, gerici ve hatta suça bulaşmış unsurları temsil ettiğine şüphe yok. Ancak bunlar Kasım ayında yönetimden uzaklaştırılacak olsalar bile, yerlerini Demokrat Parti adaylarının alması Amerikan kapitalizminin hem Amerika Birleşik Devletleri içinde, hem de uluslararası düzeyde, şiddet dolu ve yıkıcı yörüngesinde esaslı bir değişikliğe yol açmayacaktır.

Seçimde, Demokrat Parti’nin zafere ulaşması durumunda, kampanya sırasında verilen sözlerin, seçim demagojisi çerçevesinde yapılmış kinik egzersizler olduğu kısa sürede ortaya çıkacaktır. Yeni bir Demokrat başkan, aynı şekilde şirket çıkarlarına bağlı kalmaya ve aynı emperyalist dünya egemenliği stratejisini izlemeye devam edecektir.

Amerika’nın politikasında köklü ve ilerici bir değişimin yaşanması sadece yönetici personelde değişiklik yapılmasını değil, fakat asıl olarak şirket çıkarlarının, büyük boyutlu özel servetin ve kâr sisteminin kendisinin Amerikan halkı üzerindeki egemenliğine son verecek olan bir toplumsal devrimi gerektirmektedir.

Böyle bir radikal değişimin gerekliliği, Amerikan kapitalizminin krizinin doğasından ve derinliğinden kaynaklanmaktadır. Bu krizin nedenleri şunlardır:

1. Ulus-devlet sisteminin çöküşü:Dünya ekonomisinin eşi görülmemiş bir biçimde bütünleşmesi ve karşılıklı bağımlılığın artması küreselleşme olarak bilinen fenomen kapitalizmin temel aldığı ulus-devlet sistemi ile uyumlu değildir. Amerikan emperyalizminin, ifadesini Bush yönetiminin önleyici savaş doktrininde bulan şiddetli patlaması, dünya ekonomisi ile ulus devlet arasındaki çelişkiyi, tek bir ülkenin adlı adınca Amerika Birleşik Devletleri’nin diğer bütün ülkeler üzerinde hegemonya kurması yoluyla çözmeye yönelik umutsuz girişimini temsil etmektedir.

2. Kâr dürtüsü ve Amerikan işçi sınıfının ve uluslararası işçi sınıfının sömürülmesi:İşçi sınıfının toplumsal konumunun dünya ölçeğinde gerilemesi, yer küreyi ucuz hammaddeler ve düşük ücretler için tarayan ulus-ötesi şirketlerin ortaya çıkmasıyla bağlantılıdır. Teknolojideki gelişmeler, istihdamın, daha düşük ücretler ve daha acımasız sömürü düzeyleriyle, daha yüksek oranda kâr elde etme olanağı sağlayan ülkelere kaymasını kolaylaştırmak için kullanılıyor. Küresel kapitalist gelişmenin bu amansız sürecinin Amerikan işçileri üzerindeki doğrudan etkisi, işlerin kaybedilmesi ve ücretlerin düşürülmesi oldu.

Üretimin gittikçe küresel bir karakter kazanması, kendi içinde potansiyel olarak ilerici bir gelişmedir. Bu gelişme, dünya çapında yoksulluğu ortadan kaldırmak ve yaşam standartlarını yükseltmek için, insanlığın üretici güçlerini akılcı bir biçimde bütünleştirmesini ve geliştirmesini mümkün kılmaktadır. Ancak sanayinin ve finansmanın kapitalist özel mülkiyetin elinde bulunduğu bir ortamda küreselleşme işçi sınıfına karşı çalışmaktadır.

Üretimin küresel olarak bütünleşmiş olması ve sermayenin eşi görülmemiş hareketliliği, eski emek örgütlerinin yönelişinin ulusal sanayilerin ve ulusal emek piyasalarının korunmasının altını oymaktadır. ABD’deki AFL-CIO’da dahil olmak üzere, bu bürokratik aygıtların rolü, işverenleri ve hükümeti işçilere ödünler vermeye zorlamaktan, işçileri sermayeyi çekmek için işverenlere ödün vermeye zorlamaya dönüşmüş durumdadır. Ulusal bir programa bağlı olan bu örgütler sadece kökten gerici bir rol oynayabilirler.

Amerikalı işçiler, işlerini, ücretlerini ve çalışma koşullarını savunabilmek için kendilerini şirketlerinin patronlarına tabi kılarken, onları diğer ülkelerdeki sınıf kardeşlerinden ayıran ekonomik milliyetçiliğin ve korumacılığın bütün biçimlerini reddetmeli ve ulus-ötesi şirketlerin küresel stratejisine, kendi küresel stratejisi ile karşı çıkmalıdır. Amerikalı işçiler, işlerini ve yaşam standartlarını savunmaya yönelik kendi mücadelelerini, bilinçli bir biçimde, bütün işçilerin çıkarlarını, uluslararası düzeyde, ortak bir anti-kapitalist ve sosyalist program temelinde savunma mücadelesi veren işçilerle koordine etmeye yönelmelidir.

3. Toplumsal eşitsizliğin artması: Dünya nüfusunu oluşturan 6,3 milyar insanın ezici çoğunluğunun çıkarları, toplumun sadece çok küçük bir kesimine hizmet eden kâr güdüsü karşısında ikinci planda kalmaktadır. Geçtiğimiz yirmi yıl boyunca toplumsal eşitsizlikte görülen büyük boyutlu artış sadece kapitalizmin hoş olmayan bir özelliği değildir. Amerika Birleşik Devletleri’nde ve diğer gelişmiş kapitalist ülkelerde zenginliğin nüfusun yüzde birinin elinde devasa bir biçimde yoğunlaşması göstermesi bizzat bütün sosyo-ekonomik sistemi iş göremez hale getiren temel bir etkendir.

Sorun ne derece ciddi olursa olsun istihdam, sağlık, eğitim, konut gibi toplumsal krizin şu ya da bu veçhesine yönelik bütün çözüm önerilerinin, kabul edilebilir olup olmadıklarını belirleyen tek bir kriter var, o da bu çözüm önerisinin zenginlerin kişisel servetleri üzerinde yaptığı etkidir. Bütün siyasi, toplumsal ve ekonomik sorunların çözümü şu formül temelinde kararlaştırılıyor: Zenginlerin servetini artıran çözümlerin hepsi iyidir. Kişisel servetin birikimini engelleyen çözümlerin hepsi kötüdür ve mümkün olması durumunda bunlar yasadışı hale getirilmelidir.

4. Kapitalizmin anarşisi: Karmaşık ve kalabalık bir toplumsal yapı tarafından üretilmekte olan ve sürekli artan toplumsal ihtiyaçlar, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve dizginsiz kişisel servet birikimini temel alan bir ekonomik sistemin çerçevesi içinde karşılanamaz. İnsanlığın üretici güçlerini ve teknolojiyi, bilimsel olarak ve toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda yönlendirilmiş bir biçimde kullanılmalarını sağlamanın gerekliliği, bunun yapılmaması durumunda insanoğlunun yarattığı uygarlığın fiziksel varlığı tehlikeye girecektir kâr güdüsünün bilinçli bir biçimde insani, demokratik ve akılcı toplumsal tabi hale getirilmesine ilişkin tarihsel görevi gündeme getirir bu kapitalizmin yerini sosyalizmin alması demektir.

Bu mücadeleye öncülük etmeye ve sosyalizmin siyasi ve ekonomik temellerini kurmaya muktedir olan toplumsal güç işçi sınıfıdır. Günümüzün yığınsal, küreselleşmiş toplumunda, işçi sınıfı en yoksul işçilerden ya da sadece sanayide istihdam edilenlerden çok daha geniş toplumsal tabakaları kucaklamaktadır. Beyaz yakalı çalışanlar, üniversite mezunu profesyoneller, sanat ve kültür alanında istihdam edilen insanlar bunların hepsi, hayatta kalabilmek için alacakları ücrete bağımlıdırlar ve işçi sınıfının bir parçasını oluşturmaktadırlar. Asya’nın, Latin Amerika’nın ve Afrika’nın eski sömürge ülkelerinde, eskiden çiftçilik yapan milyonlarca insan şehirlere getiriliyor ve dev ulus-ötesi şirketlere girdi sağlayan fabrikalarda ve çok ağır koşullarda ve çok düşük ücretlerle çalıştırılıyor bu süreç işçi sınıfının saflarında büyük bir sayısal artışın yaşanmasına yol açtı ve işçi sınıfının dünya ekonomisi içindeki toplumsal ağırlığını arttırdı.

Milyarlarca ücretli çalışanın yanı sıra, küçük ve orta boy işletmelerin sahipleri de, daha önce hiç olmadığı ölçüde büyük boyutta sanayi ve mali sermayeyi ellerinde yoğunlaştırılmış olan küçük bir seçkin grubunun insafına terk edilmiş durumdalar. "Hissedarlar demokrasisinde" yaşadığımıza dair iddia bir aldatmacadır. İlerici reformların, resmi siyasetin meşru bir parçası olarak görüldüğü daha önceki dönemde, üretici güçlerin tekelleşmesi demokrasiye aykırı bir gelişme olarak görülüyordu ve dev tröstlerin ve oligopollerin parçalanmasını öngören önlemler alınıyordu. Bu tür politikalar, resmi burjuva siyasetinin bütün kanatları tarafından, uzun zaman önce terk edilmiş durumda.

Ekonomik yaşamın, sosyalist bir program temelinde, halkın büyük çoğunluğunun çıkarlarını gözetecek şekilde yeniden örgütlenmesinin sağlamak işçi sınıfına düşüyor. Bunun önkoşulu, ister finans, ister telekomünikasyon, ister bilişim teknolojisi, ister ilaç, ister enerji, ister ulaşım alanında ya da ekonomik yaşamın, Amerikan halkının ve bütün dünya halklarının yüzyüze oldukları koşulları doğrudan belirleyen başka alanlarında olsun, sermayenin yığınsal yoğunlaşması üzerinde demokratik ve genel denetimin kurulmasıdır.

Sosyalist Eşitlik Partisi, 2004 seçimlerine, şirketlerin Amerikası’nın gerici ve müflis partilerine karşı, sosyalist bir alternatif oluşturmak için, yeni bir kitlesel siyasi hareket başlatmak amacıyla katılıyor. Bu hareket, kapitalist sınıfın siyasi egemenliğini sona erdirmeyi ve emekçi halkın ekonomik ve toplumsal çıkarlarını temsil edecek ve onların kendi yaşamlarını etkileyen kararlar üzerindeki demokratik denetimlerini çok büyük boyutta genişletecek bir işçi hükümeti kurmayı hedeflemelidir. Biz Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerin işçi sınıfı üzerindeki etkisini kırmaya çalışıyoruz. Kampanyamız şunu amaçlıyor: Amerikan işçi sınıfını örgütlemek, eğitmek ve sınıf bilincine sahip ve siyasi olarak bağımsız bir güce dönüştürmek.

ABD emperyalizmi ve savaş

2004 yılı seçim kampanyasına Amerikan militarizminde yaşanan patlama damgasını vuruyor. Bush’un Beyaz Saray’a girmesinden bu yana, Amerika Birleşik Devletleri, Afganistan’a ve Irak’a saldırdı ve bu ülkeleri işgal etti; Suriye, İran ve Kuzey Kore’yi gelecekte saldırmak üzere hedef listesine aldı ve Filipinler, Pakistan, Kazakistan, Gürcistan, Liberya ve Kolombiya gibi dünyanın çok farklı köşelerinde yer alan ülkelere askerlerini, uçaklarını ve diğer askeri güçlerini konuşlandırdı.

ABD’nin savaş yönelişinin karakteri emperyalist ve yeni sömürgecidir. Amerikan egemen seçkini, SSCB’nin çökmesinden bu yana, kendi küresel egemenliğini kurmasının önünde önemli bir engel kalmadığına inanıyor. Bu savaş yönelişi, rakip güçler ABD’ye yeterince güçlü bir biçimde meydan okuyabilecek konuma gelmeden önce, Amerikanın denetimindeki ulus-ötesi şirketlerin çıkarlarını güvence altına almayı amaçlıyor. Bush ve Amerikan medyası, bu militarizm patlamasını, 11 Eylül 2001 tarihli terörist saldırılara yönelik savunma amaçlı bir tepki olarak gösteriyorsa da, Bush’un yönetiminde iktidarı elinde tutan aşırı sağcı hizip, böyle bir politikayı 1990’lar boyunca savuna gelmişti. 11 Eylül, işgal planlarının uygulamaya konulup yürütülmesi için bir gerekçe sağladı.

ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin ardında yatan gerçek amaçların üç ayağı var: dünyadaki ikinci en büyük petrol rezervlerine erişmek; Amerikan askeri güçlerini Ortadoğu’nun merkezine yerleştirmek, bu yolla bütün potansiyel rakiplerine karşı emsalsiz bir jeo-stratejik avantaj sağlamak; ve ülke içinde artan toplumsal hoşnutsuzluğa karşı, dikkatleri başka yere çekecek deniz aşırı bir tema bulmak.

Kapitalist ekonomi ile savaş arasında kopmaz bir bağ var: büyük kapitalist güçler, pazarlar, kâr ve ucuz emek ve hammaddelere erişim konusunda gittikçe sertleşmekte olan bir mücadeleye girişmiş durumdalar. Son tahlilde, uluslararası işçi sınıfı, devrimci bir güç olarak emperyalizme son vermediği sürece büyük güçler arasında küresel bir çatışmanın yaşanması kaçınılmazdır.

Bush yönetimi, Afganistan’a ve Irak’a yönelik savaşın amaçlarının canice doğasını gizlemek için "terörizme" karşı mücadeleyi öne sürüyor. Bu yapılırken, bugünün "teröristinin" ya da "tiranının" ekseriyetle dünün müttefiki bu yanlızca Saddam Hüseyin’i değil, fakat aynı zamanda Usame bin Ladin’i, Slobadan Miloseviç’i, Manuel Noriega’yı ve geçtiğimiz yirmi yıl boyunca ABD’nin diğer askeri eylemlerinin hedeflerini içine alan bir kategoridir olduğuna dair rahatsız edici gerçeğin üzeri kapatılmaya çalışılıyor.

Terörizm tehdidini yenilgiye uğratabilmenin tek yolu, bu tehdidin kaynağını kurutmaktır: Bu, Ortadoğu’da ABD’nin askeri, siyasi ve ekonomik egemenliğine son verilerek, Amerikan askeri güçleri geri çekilerek ve bölge halklarının, doğal kaynakların denetimini de içerecek biçimde kendi siyasi yönelişlerini belirleme özgürlüğüne sahip kılınmalarıyla sağlanabilir. Bu, Ortadoğu’da Yahudilerin, Arapların, Kürtlerin ve bölgenin diğer halklarının barış içinde yaşamalarına olanak sağlayacak demokratik bir çözümün temel koşuludur.

Sosyalist Eşitlik Partisi, ABD askerlerinin Irak’tan, Afganistan’dan ve bütün Ortadoğu’dan ve Orta Asya’dan derhal geri çekilmesini talep ediyor. Biz, başta Bush, Cheney ve Rumsfeld olmak üzere, Afganistan ve Irak işgallerini planlayan ve örgütleyenlerin savaş suçlusu olarak yargılanmaları çağrısını yapıyoruz. Biz, Pentagon savaş makinasının ortadan kaldırılması ve herşeyden önce Amerika Birleşik Devletleri’nin ve diğer emperyalist merkezlerin elinde bulunan bütün kitle imha silahlarının yok edilmesi çağrısını yapıyoruz.

Biz, uluslararası işçi sınıfı dayanışmasını temel alan sosyalist bir dış politika öneriyoruz. Gelişmiş sanayileşmiş ülkelerin kaynakları ve teknolojisi, "Üçüncü Dünya"nın halklarını baskı altına almak, sömürmek ya da dışlamak için değil, fakat yaşam standartlarını bütün emekçi insanlar için, insan onuruna yakışan bir düzeye yükseltmek ve dünya tarihinde ilk kez, dünya çapında gerçek toplumsal eşitlik koşullarını yaratmak için kullanılmalıdır.

Demokratik haklara saldırı

Bush yönetimi, 11 Eylül’ü, dış politikada olduğu kadar, iç politikada da, daha önceden hazırlanmış olan geniş çaplı önlemleri uygulamaya koymak için bir gerekçe olarak kullandı. Bush yönetimi, "Teröre karşı savaş" adına ve ABD Yurtseverlik Yasası gibi, iki partinin birlikte yaptıkları yasal düzenlemeler aracılığıyla, bir sanığın hakkındaki suçlama kesinleşinceye kadar suçsuz sayılması, ihzar emri hakkı [habeas corpus - gözaltındaki kişinin suçunun tespiti için mahkemeye çıkarılmasını temin eden emir ç.n.], avukat tutma hakkı ve hızlı ve halka açık yargılama hakkı gibi temel anayasal güvenceleri ıskartaya çıkardı.

Amerika’da bir polis devletinin alt yapısı inşa edilmekte: İç Güvenlik Bakanlığı, Pentagon’un Kuzey Komutası, bütün askeri güçlerin kıta ABD’sinde toplanması ve Küba’nın Guantanamo Körfezi’nde bir toplama kampı bu altyapının unsurlarını oluşturuyor. Bush yönetimi, Jose Padilla’nın ve Yasar Hamdi’nin gözaltına alınmalarını savunmak için öne sürdüğü yasal gerekçelerde, bütün Amerika Birleşik Devletleri’ni, başkanın bir askeri diktatör gibi davranarak, Amerikan vatandaşlarını herhangi bir mahkeme kararı olmadan tutuklama ve hapsetme yetkisine sahip olduğu bir savaş bölgesi olarak ilan ediyordu.

Demokratik haklara yöneltilmiş olan bu eşi görülmemiş saldırı sadece George W. Bush’un aldığı kararlarla ya da Adliye Vekili John Ashcroff’un kişilik özellikleriyle ilgili bir mesele değildir. Bu saldırı, Amerika Birleşik Devletleri’nde toplumsal eşitsizliğin geçtiğimiz otuz yıl boyunca gösterdiği muazzam artışın bir yan ürünüdür.

Toplum, inanılmaz bir servete sahip olan bir oligarşi ile faturalarını ödeme mücadelesi veren işçi sınıfı ve orta sınıf kitleleri arasında derin bir biçimde bölünmüş durumda. Artmakta olan toplumsal gerilimler, demokratik yönetim biçimlerini sürdürmeyi olanaksız hale getirmekte. Demokratik haklara yönelik saldırılar, son tahlilde, mali seçkinin, halkın ezici çoğunluğunun toplumsal savaşımına karşı kendi uçsuz bucaksız servetini korumayı amaçlayan savunma mekanizmasını temsil etmektedir.

Diktatörlük tehlikesi, uzun bir tarihsel sürecin ulaşmış olduğu tepe noktasıdır. II. Dünya Savaşı’nın bitiminden bu yana, demokratik haklara yönelik olarak tekrar tekrar saldırılar yapıldı: 1950’lerde McChartyizm, 1960’larda FBI ve CIA’nın yurtiçindeki ajanlık faaliyetleri, 1970’lerde Watergate, 1980’lerde İran-Kontra. Clinton’ın Demokrat parti yönetimi, bunların çok daha ötesine geçen anti-demokratik önlemleri uygulamaya koydu. ABD Yurtseverlik Yasası’nda yer alan birçok unsur, Clinton’ın daha fazla sayıda idama, gizli yargılamaya ve kitlesel sınır dışı etme uygulamalarına kapıyı açan 1996 tarihli Anti-terör Yasası’nda daha önceden şekillendirilmişti.

Anayasal düzenin altını oyma girişimleri, daha önceleri, örneğin Watergate krizinde olduğu gibi, egemen sınıfın çeşitli kesimlerinin önemli bir direnişiyle karşılaşıyordu. Bu saldırılar daha ileri boyutlar almaktayken ve egemen seçkinle işçi sınıfının arasındaki mali uçurum büyümekteyken - bu karşı çıkış gitgide zayıfladı. Clinton yönetiminin, doruk noktasına Amerikan Temsilciler Meclisi'nde dava açılmasıyla ulaşan bir dizi düzmece soruşturma aracılığıyla istikrarsızlaştırılması girişimine karşı önemli bir direniş gösterilmedi. 2000 yılında yapılan seçimin medya ile işbirliği içinde ve Demokrat Parti yönetiminin teslimiyeti eşliğinde çalınmış olması, egemen seçkinin hiçbir kesiminin, demokratik hakların savunusu konusunda ciddi bir bağlılığının olmadığını gözler önüne serdi.

Bush yönetimi, Amerikan egemen seçkini içinde, kelimenin tam anlamıyla suça bulaşmış unsurların iktidara gelişini temsil ediyor. Bu, seçimi kaybettiği halde, Yüksek Mahkeme tarafından iktidara yerleştirilmiş olan, seçilmemiş bir hükümettir. Bu hükümet, 11 Eylül 2001’deki korkunç olayları, aşırı sağcı bir gündemi haklı çıkartmak için kullanarak, siyasi provokasyon yöntemleri ile ülkeyi yönetmektedir. Hükümet, aynı zamanda, 11 Eylül’de neler olduğuna dair bir soruşturma yapılmasını da engellemektedir: ABD istihbarat kuruluşları neden kim oldukları bilinen teröristlerin diledikleri gibi davranmalarına göz yumdu, neden ABD ordusu dört yolcu uçağı bir anda eşanlı olarak kaçırılınca hiçbir şey yapmadı, neden Bush yönetimi daha önceki saldırı uyarılarını göz ardı etti.

Bush’un siyasi olarak ayakta kalabilmek için tapınma derecesinde yücelttiği "teröre karşı savaş"a sığınmış olmasının, Amerikan halkı için çok uğursuz anlamları var. Bush yönetiminin iktidarı, hakkındaki yaygın kanı ne olursa olsun, kendi isteği ile bırakacağını farz etmek için ortada hiçbir neden bulunmuyor. Mevcut yönetim, 2004 seçim kampanyası sırasında, özellikle Bush’un seçilme şansının azalması durumunda, Amerika Birleşik Devletleri içinde yeni ve yıkıcı bir terörist saldırıya göz yumması ve hatta bunun gerçekleşmesi için planlar yapması gibi bir tehlike söz konusu. ABD medyasında daha şimdiden, böyle bir saldırının olması durumunda 2 Kasım seçiminin ertelenebileceğine ya da bütünüyle iptal edilebileceğine ya da savaş durumu yasalarının geçerli olduğu koşullar altında yapılabileceğine dair ipuçları yer almaya başladı bile.

Demokratik haklar ve sosyalizm için mücadele

Demokratik hakların savunusu, Bush yönetiminin en gerici siyasi ve toplumsal güçleri tahrik etme ve geçmişte elde edilmiş olan ilerici reformları geri alma girişimlerine bir karşı atakla cevap verilmesini gerektirmektedir. Sosyalist Eşitlik Partisi, hem geçmişin demokratik ve toplumsal kazanımlarını sivil haklar ve oy hakkı, genel kamusal eğitim, yaşlılara gerekli sağlık hizmetlerinin sağlanması vb hem de sivil haklara ilişkin anayasal güvencelerin yorulmak bilmez bir savunucusudur.

SEP, bütün herkes için eşit haklar talep etmekte ve istihdamda, konutta, eğitimde ve diğer alanlarda, ırka, ulusal kökene, dine, cinsiyete ve cinsel tercihe dayalı bütün ayrıcalıklara karşı çıkmaktadır. SEP, kadınların kendi arzuları ile kürtaj olmaları konusunda sınırsız hakka sahip olmalarını savunmakta ve aynı cinsten insanların evlenme hakkını desteklemektedir.

Ancak demokratik hakların savunulması salt sivil özgürlüklere ve anayasal normlara yönelik saldırılara karşı verilecek mücadele ile sınırlandırılamaz. Demokratik haklar kavrayışının kendisi yasa önünde ve yasal işlemlerde eşitliğin çizdiği dar çerçevenin dışına taşacak şekilde geliştirilmelidir. Demokratik haklar, geniş emekçi halk kitlelerinin toplumsal gerçeklerini kuşatmalıdır.

Demokratik hakların savunusu, özel servetin yoğunlaşmasına karşı verilen mücadeleden ayrılamaz. Ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerle dolu bir toplumda yasa önünde eşitlik esaslı bir ikiyüzlülüktür. Mali bir oligarşi, gündelik yaşamın en önemli konularını insanların bir iş bulup bulamayacaklarını, ne kadar ücret alacaklarını, hangi koşullar altında çalışacaklarını dikte ederken, her iki ya da dört yılda bir oy kullanma hakkına sahip olmak çok az anlam ifade etmektedir.

Demokrasi, insanların zamanlarının ve enerjilerinin en büyük kısmını harcadıkları işyerinin demokratikleştirilmesinden başlayarak, derin bir toplumsal içerikle kaynaşmalıdır. Endüstriyel demokrasi, emekçi halkın kendi çalışma yaşamı üzerinde gerçek bir denetime sahip olması demektir. Çalışma koşullarını, güvenliği, ücretleri, işe almayı ve çalışma saatlerini etkileyen kararlar işgücünün demokratik onayına tabi olmalıdır. İş yaşamı ile ilgili kararlarda tam şeffaflık olmalı ve şirket yönetimleri bütün çalışanların demokratik oyu ile onaylanmalıdır.

Son tahlilde, demokrasinin savunulması ve genişletilmesi, işçi sınıfının sosyalizm mücadelesinde siyasi olarak harekete geçmesine bağlıdır.

Amerikan toplumunun krizi

Amerika, 2004 yılında, ekonomik olarak daha önce hiç olmadığı kadar keskin bir şekilde kutuplaşmış durumda. Zengin daha zenginleşmişken, yoksul daha yoksullaşmış durumda. Bir zamanlar kendilerini orta sınıfa ait olarak gören aileler artan ekonomik güvencesizlikle ve yaşam standartlarını sürekli olarak aşağıya doğru çekme yönünde işleyen baskılarla karşı karşıya kalırken, bu uçurum genişlemeye devam ediyor.

Nüfusun en zengin yüzde birlik kesimi, Amerikan toplumunun toplam servetinin yüzde 40’ından fazlasını ve hisse senedi ve bono gibi mali varlıkların yüzde 80’inden fazlasını elinde tutuyor ve bu oran sürekli olarak artıyor. En zengin yüzde birin tepesinde yer alan yüzde onluk kesim, yani en zengin 129.000 ailenin, 2002 yılında elde ettiği toplam gelir 505 milyar dolar kişi başına düşen ortalama gelir 4 milyon dolar. Aynı dönemde, bütün ücretli işçilerin dörtte birinin saat ücreti 8.70 doların, yani bir tam zamanlı çalışan işçi için geçerli olan resmi yoksulluk sınırının, altında kaldı.

İstihdam:Resmi olarak dokuz milyondan fazla işçi işsiz sayılıyor ve ayrıca beş milyon kişi de "umudunu kesmiş" kabul ediliyor ve işsiz sayılmıyor. Buna ek olarak 25 milyon insan, yarı-zamanlı olarak ve genellikle düşük ücretle ve hiçbir sosyal hakka sahip olmadan çalışıyor. Bush’un 2001 yılının Ocak ayında Beyaz Saray’a adımı atmasından bu yana, imalat sanayinde 2,5 milyondan fazla iş ortadan kalktı. Bush, Büyük Bunalım sırasında başkan olan Herbert Hoover’dan bu yana, dört yıllık iktidarı döneminde, istihdamda net azalma yaşanan ilk başkan olacak.

Yaşam standartları:2002’de ortalama hane halkı gelirleri yüzde 2,2 oranında geriledi; en büyük gerileme imalat sanayindeki işten çıkarmalar nedeniyle ülkenin Ortabatı bölgesinde yaşandı (yüzde 3.7). Geçen 30 yıl boyunca gerçek ücretler yerinde saydı ya da geriledi. Aynı dönemde, 1973’ten bu yana, bir evin ipotek maliyeti, ortalama bir erkek işçinin ücretinden 70 kat daha hızlı arttı. Amerikalı işçiler sadece faturalarını ödeyebilmek için gittikçe daha uzun süreyle çalışmak zorunda kalıyorlar. Ortalama tam zamanlı bir işçi için çalışma süresi, 178 saatlik bir artış göstererek, 1973’te 1.720 saatken, 1998’de 1.898 saate yükseldi bu her yıl dört haftadan daha fazla bir süreyle ek çalışma anlamına geliyor.

Ekonomik güvencesizlik:Amerikan işçi sınıfı ve orta sınıfının üzerindeki ana mali yük olan tüketici borçluluğu, 1946 yılında gelirlerinin yüzde 22’sine denk gelirken günümüzde yüzde 110’nuna ulaşmış durumda. Toplam kredi kartı borcu 1989 ile 2001 arasında üç kat artarken, ailelerin ortalama borçluluğu yüzde 53 artış gösterdi. Sadece son dört yıl içinde - çoğunlukla orta gelir düzeyindeki ailelerin acil faturalarını ödeyebilmek için ipotek karşılığı kullandıkları konut kredilerini yenilemeleri nedeniyle hane halkının borçları 6.5 trilyon dolardan 8.7 trilyon dolara yükseldi.

Yoksulluk:Bilimde, teknolojide ve emek üretkenliğinde yaşanan muazzam ilerlemelere karşılık, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana açlık, evsizlik ve yoksullukla yüz yüze olan Amerikalıların sayısı hiç olmadığı kadar yüksek. Yoksulluk içinde yaşayanların sayısı 1.3 milyon artarak, 2002 yılında 35 milyona yükseldi. Yoksullar için hükümet programları ağır bir biçimde tırpanlanırken, şehirlerin ve acil yardım kuruluşlarının acil yiyecek ve barınak talebi büyük bir hızla artıyor.

Sağlık hizmetleri:43 milyondan fazla Amerikalı, sağlık sigortası kapsamı dışında yaşıyor ve on milyonlarcası sağlık hizmetlerinin hızla artan fiyatlarını özellikle reçete ile satılan ilaçları fiyatları çok hızlı artıyor karşılamaya çalışıyor. İşçi ailelerinin çoğu için işten çıkarılmak sadece gelirden değil, aynı zamanda sağlık sigortasından da mahrum olmak anlamına geliyor. 2002 2003 yıllarında, eyaletlerin üçte ikisi yoksullar için yapılan Medicaid [ABD’de düşük gelirli ailelerin sağlık giderlerini finanse eden bir program ç.n.] yardımlarını azalttı ya da çoğunluğunu çocukların oluşturduğu iki milyona yakın insanı kapsam dışına çıkarttı.

Emeklilik güvencesi:Şirketler emeklilik fonlarını yağmalarlarken, 401(k) hesaplarının [ABD’de bireysel emeklilikte 1981 yılından beri uygulanan bir sistem ç.n] değeri düşerken ve Wall Street ve Bush yönetimi Sosyal Güvenliği özelleştirmeyi hedeflerken, on milyonlarca yaşlı insan, insan onuruna yakışan bir emekliliğe sahip olma haklarına yönelik büyüyen bir tehditle karşı karşıyalar. Geçen yıl Kongre tarafından hazırlanan ve Bush yönetimi tarafından imzalanan Medicare [ABD’de yaşlı insanların sağlık giderlerini finanse eden bir program ç.n.] "reform" yasası, yaşlılara sağlık hizmeti güvencesi sağlayan programın özelleştirilmesi ve tahrip edilmesi yolunda atılmış ilk adımdı.

Eğitim:Mezun olmadan lise öğrenimini bırakan Amerikan gençlerinin oranı 1990 yılında yüzde 26 iken, 2000 yılında yüzde 30 oranına ulaştı. Binlerce okul binası dökülüyor ve tehlike yaratır durumdalar. Bush’un 2001 yılında Kongre’de her iki partinin birden verdiği destekle kabul edilen "Geride Hiçbir Çocuk Bırakılmayacak" başlıklı programı, kamusal eğitimin altının oyulmasına ve binlerce kamu okulunun kapatılmasına yönelik olarak tasarlanmış bir girişimdir. Üniversite eğitimi, öğrenim masraflarının hızla artması ve mali yardımlarda yapılan kesintiler nedeniyle orta gelir düzeyindeki aileler için bile gittikçe erişilemez hale geliyor.

Toplumsal altyapı:Bütçede yapılan kesintiler ve paragöz seçkinin herhangi bir önemli sosyal yatırıma izin vermeyi reddetmesi nedeniyle Amerika’nın yolları, köprüleri, toplu taşımacılık, su ve kanalizasyon sistemi ve toplumsal altyapının diğer veçheleri parçalanıp dağılıyor. Kriz en şiddetli biçimde, içinde bulunduğumuz mali yılda toplam açıkları 80 milyar doların üzerine çıkmış olan eyalet yönetimlerinde yaşanıyor. Eyalet yönetimleri, kütüphaneleri kapatmaktan, mahkumların yemek tahsisatını azaltmaya varan kesintileri uygulamaya koydular. 2003 yılının Ağustos’unda, ülkenin kuzeydoğusunda ve ortabatısında yaşanan elektrik kesintisinin gösterdiği gibi, özel mülkiyetteki tesisler, Wall Street’in üç aylık kârların maksimize edilmesi yönünde yaptığı baskının altında, gerekli bakım-onarım yatırımlarını yapıyorlar.

Hapishaneler:2000 yılında 2.1 milyon 1980’de olduğundan dört kat daha fazla - Amerikalı hapishanede bulunuyordu. ABD, sanayileşmiş ülkeler içinde hapsedilen insanların toplam nüfusa oranı en yüksek olan ve barbarca idam cezasını uygulamayı sürdüren birkaç ülkeden biri. 1980’den 2000 yılına kadar geçen süre içinde hapishanelerdeki siyahi sayısı 143.000’den 792.000’e yükseldi ve bugün hapishanede olan siyahların sayısı üniversiteye gidenlerden daha fazla.

Gençliğin durumu:16 ile 24 yaş arasındaki yaklaşık 5,5 milyon genç insan okula gidemiyor ve bir işe de sahip değil yani Amerikan toplumu tarafından kaderlerine terkedilmiş durumda. 1.3 milyon evinden kaçmış ya da evsiz genç, Amerika’nın sokaklarında yaşıyor ve her yıl 5.000 tanesi taciz, hastalık ya da intihar nedeniyle hayatını kaybediyor. Çocukların işledikleri suçlarda görülen keskin düşüşe karşın, hapishanelerdeki çocuk sayısı 1990’larda yüzde 74 oranında artış gösterdi. Dört milyon çocuk zihinsel hastalıklardan mustarip ve on binlerce ebeveyn çocuklarını tedavi ettirebilmek için ellerindeki tek seçenek bu olduğundan, çocuklarının vesayetini eyaletlere devretmek zorunda kalıyorlar.

Bush yönetiminin politikaları ekonomik eşitsizliği artırdı ve temel kamu hizmetlerini zayıflattı. 2001 yılında yapılan 1,35 trilyon dolarlık vergi indirimi ve 2003 yılında yapılan ikinci tur indirimlerin büyük bölümü nüfusun en zengin yüzde birinin cebine girdi. Bu sırada, eyaletlerin sosyal ihtiyaçlara yönelik reel harcamaları ağır bir biçimde tırpanlandı.

Şirketlerin Amerikası’nın en üst kademeleri boydan boya suça ve dolandırıcılığa batmış durumda. Yüzlerce üst düzey yönetici, kendi şirketlerini yağmalayıp kişisel servetini yüz milyon dolarlara ve hatta milyar dolarlara çıkartırken, işçiler ve küçük hissedarlar, bu zenginleşmenin bedelini ödeyen taraf oldular. Enron, şirket yönetimlerince işlenen suçların sadece en kötü şöhrete sahip olanı ve kişisel olarak Bush’la en yakından ilişkili olanı.

Burada söz konusu olan bir sapkınlık değil, bir toplumsal patoloji biçimidir. Söz konusu olan Amerikan şirket seçkinlerinin suça bulanmasıdır. Bu sürecin nesnel kaynağı Amerikan kapitalizminin 1970’lerde kâr oranlarının, özellikle imalat sanayinde keskin bir düşüş göstermesiyle başlayan ve halen devam etmekte olan krizinde yatmaktadır. Egemen sınıf bu krize 1980’ler boyunca işçi sınıfına karşı, istihdamı ve ücretleri aşağıya çekerek, sendikaları paramparça ederek, şirketlerden ve zenginlerden alınan vergileri azaltan yasalar çıkartarak ve büyük sermaye üzerindeki düzenlemeleri ortadan kaldırarak saldırgan bir şekilde yanıt verdi. Egemen seçkin, eski emek örgütlerinin çökmesiyle birlikte, özel servet birikimi konusunda kendisini herhangi bir toplumsal, siyasi ve hatta ahlaki kısıtlamadan gittikçe daha fazla azade hissetmeye başladı. Bununla birlikte, bu önlemler dahi kapitalist üretimin temelinde yatan çelişkileri - emek sürecinden çekilip alınan kâr oranının düşme eğilimini - aşmaya yetmedi. 1990’larda şirketlerin Amerikası doğrudan büyük çaplı dolandırıcılığa yöneldi, yanlış gelir beyan etmek, hisse senetlerinin fiyatlarını şişirmek ve üst düzey yöneticilerin gelirlerini artırmak için "muhasebe defterlerini tahrif etti"

İşçi sınıfını savunmak için sosyalist bir program

Sosyalist Eşitlik Partisi, ABD ve dünya ekonomisini, işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlemeyi amaçlayan bir program öne sürüyor. Sanayinin ve finansın çok büyük güçlerinin özel ellerde bulunduğu ve bunlar tarafından denetlendiği kapitalist yapının yerine, kamu mülkiyetine ve ekonominin demokratik denetimine dayanan bir sosyalist sistem konulmalıdır. Bizler örgütlenme ilkesi kârın yaratılması ve muazzam kişisel servet birikimi değil, insan ihtiyaçlarını karşılamak olan bir ekonomik sistemin yaratılmasını savunuyoruz.

Ekonomik yaşamı, geniş emekçi halk kitlelerinin çıkarları doğrultusunda yeniden örgütlemeyi sağlayacak olan ekonomik temelleri oluşturmak için, değeri 10 milyar dolar ya da daha fazla olan özel mülkiyete ait sanayi ve imalat şirketlerinin, küçük hissedarlara tam tazminat ödenerek ve büyük hisse sahiplerinin tazminat koşullarını halka açık bir biçimde müzakere ederek, kamuya ait kuruluşlara dönüştürmeyi savunuyoruz. SEP, aynı zamanda, bütün bankacılık ve sigorta şirketlerinin millileştirilmesini amaçlıyor. Buna ek olarak, SEP, enerji sektörünün millileştirilmesini ve kritik doğal kaynakların kamu mülkiyeti ve denetimi altına alınmasını savunuyor.

Amerikan ekonomisinin bu paralelde yeniden örgütlenmesi, işçi sınıfının yaşam koşullarını belirgin bir biçimde iyileştirecek olan programların uygulanabilmesi için gerekli olan büyük boyutlu kaynakların ortaya çıkmasını sağlayacaktır.

Bizler, şu anda çalışabilecek durumda olduğu halde işsiz olan herkese istihdam edilmeyi garanti altına alan, kitlesel bir kamu iş programı talep ediyoruz. Milyonlarca çalışan Amerikalının gelir düzeyini acilen artırma gereksinimi, enflasyona endekslenmiş, federal olarak fonlanan, garantili yıllık gelir sağlanarak karşılanabilir.

Bizler, bunlara ek olarak herkes için ücretsiz, yüksek kaliteli, kamusal eğitim ve ücretsiz üniversite eğitimine erişim; genel kapsamlı sağlık hizmeti; konforlu ve hesaplı evler inşa edebilmek için devlet tarafından sübvanse edilen konutların inşa edilmesini; işçilerin bir sendikaya katılma hakkının güvence altına alınmasını ve sendikaları denetimleri altında tutmalarını; sendikasızlaştırma taktiklerinin ve ücret indirimlerinin yasaklanmasını; yasal ya da "yasadışı" konumdaki bütün göçmen işçilere vatandaşlık hakkının tanınması da dahil olmak üzere tüm demokratik hakları; bütün çalışanlar için insan onuruna uygun bir yaşam sürmeyi sağlayacak emeklilik güvencesini; ve bütün küçük ve orta boy işletmeler için devlet desteği talep ediyoruz.

Burada çerçevesi çizilen toplumsal haklar ancak toplumsal eşitliği ilerletecek somut önlemler temelinde gerçekleştirilebilir. Vergi politikası ters yüz edilmelidir: vergi milyonerleri ve büyük işletmeleri zenginleştirmek üzere insanları soyan bir araç olmaktan çıkarılıp, servetin radikal bir biçimde yeniden dağılımını sağlamanın bir aracı haline getirilmeli. Bu Ronald Reagan, yaşlı George Bush ve George W. Bush iktidarı döneminde zenginler için yasalaştırılan vergi indirimlerinin kaldırılması, gayrimenkul vergisi gibi servet üzerinden alınan doğrudan vergilerin geri getirilmesi ve büyük şirketlerin bir çoğunun kârlarının sadece çok küçük bir bölümünü vergi olarak vermelerine izin veren yasal boşlukların ve muhasebecilik numaralarının ortadan kaldırılması anlamına geliyor. Halkın büyük çoğunluğu için vergi yükü azaltılmalı ve yüksek gelir elde edenlerden ve birikmiş servet üzerinden alınan vergiler keskin bir biçimde artırılmalıdır.

1990’ların spekülatif işlemlerinin ve şirket kaynaklarının Baş İcra Sorumluları [CEO] tarafından işçilerin ve küçük hissedarların pahasına, suç işleyerek zimmetlerine geçirmelerinin soruşturulmasına özel bir dikkat gösterilmelidir. Çalınan servete el konulmalı ve bu kaynak sosyal hizmetlerin ve işçi sınıfının yaşam standartlarının iyileştirilmesi için kullanılmalıdır.

Mülkiyet hakları, toplumsal haklara tabi hale getirilmelidir. Bu her şeyin millileştirilmesi ya da bizzat devasa şirketler ve bankalar tarafından haksız yere kurban edilmiş olan küçük ya da orta boy işletmelerin ortadan kaldırılması anlamına gelmiyor. Planlı bir ekonominin oluşturulması, bu tür işletmelere, insan onuruna uygun ücret ve çalışma koşulları sağladıkları sürece, hazır kredi kaynaklarına erişim olanağı ve daha istikrarlı piyasa koşulları sağlayacaktır.

Sosyalist Eşitlik Partisi, emekçilerin sanat ve kültüre tam olarak erişimini sağlayacak önlemlerin alınmasını da talep ediyor. Amerikan popüler kültürü, yenilikçiliği ve taşıdığı güçlü demokratik ve insani ruh nedeniyle, bir zamanlar dünyanın harikalarından biriydi, bir çekim merkeziydi. Diğer alanlarda olduğu gibi, kültürün de kâr güdüsüne tabi kılınması çok büyük bir yozlaşmaya yol açtı.

Popüler kültür, sanata ayrılan fonlarda yapılan kesintiler ve sanatsal ifadeye yönelik olarak yapılan sağcı ideolojik saldırılar karşısında kayba uğradı. Müzelere, orkestralara, tiyatrolara ve devlet televizyon ve radyosuna sağlanan devlet desteği tırpanlandı. Devlet okullarında verilen sanat ve müzik eğitimi büyük ölçüde kısıtlandı ya da bütünüyle ortadan kaldırıldı. Kütüphanelerin açık olduğu saatler ve verdikleri hizmetler azaltıldı. Böyle bir ticari ve cahilce yaklaşımın toplumun düşünsel ve ahlaki yapısı üzerinde yarattığı tahribatı ölçmek mümkün değil. Bununla birlikte, bu tahribatla, militarizmin, vahşetin, bencilliğin yükselişi ve daha önceki kuşakların devrettiği sanatsal ve kültürel mirasına yönelik düşmanlık arasında bir bağ bulunduğu kesindir.

Sosyalist Eşitlik Partisi, toplumun her kesiminin müzik,dans, drama ve sanata ya itibari bir bedel karşılığında ya da ücretsiz olarak erişebilmesini sağlayabilmek için sanata ya da yeni okulların ve merkezlerin yapımına geniş fonların ayrılmasını talep ediyor. Sanata sağlanacak sübvansiyonlar ve ödeneklerle ilgili kararlar siyasetçilerin elinden alınmalı ve sanatçılardan, müzisyenlerden ve diğer kültür işçilerinden oluşan komitelere verilmelidir.

Kültür alanındaki hakların hemen yanı başında, benzer bir biçimde ağır bir tırpanlamaya maruz kalmış olan basın özgürlüğü ve siyasi ifade özgürlüğü yer alır. Şirketlerin denetimi altındaki medya, hükümetin ve büyük sermayenin propaganda servisi gibi davranarak en içler acısı rolü oynamaktadır. Bir avuç dev şirketin elinde tekelleşen televizyon kanalları ve büyük gazeteler, hükümetin ve şirket seçkininin faaliyetlerini eleştirel bir biçimde ele alan "Dördüncü Kuvvet" olma iddiasından çok uzun bir süre önce vazgeçti. Bilgilendirilmiş bir halkın, demokratik yönetimin ayrılmaz bir parçası olduğu sözünde doğruluk payı vardır. Düzenin medyasının sinikleri tarafından seri olarak üretilen sistematik dezenformasyon ve yalanlar, demokratik hakların baskı altına alınmasında önemli bir rol oynadı.

Sosyalist Eşitlik Partisi, "basının özgür olmasını", büyük servet sahibi sorumsuz zenginlerin, insanlara neyi bilmeleri gerektiğini dikte etmek ve halkın zihnini ilkel ve gerici önyargılarla kirletmek üzere, gazetelere ve radyo/televizyon dalgalarına sahip olmasıyla ve mali iktidarı ile bunları denetimi altında tutmasıyla eşitlenmesini reddetmektedir. Bizler, medya tekellerinin parçalanmasını ve bunların, karşıt görüşlere medyaya demokratik erişim güvencesi sağlanarak, kamu mülkiyeti ve denetimi altına alınmalarını savunuyoruz.

Sadece sosyalist bir ekonomik program dünyanın sınırlı kaynaklarının rasyonel gelişimini sağlayabilir. İnsanlığın bütün etkinliklerinin kâr güdüsüne ve kişisel servet birikimine tabi kılınması, ekolojik bir felaketin ortaya çıkması tehlikesini yaratmaktadır. Kâr sisteminin bu tehlikeye ya da yüksek uzmanlık ve düzeysel insan ilişkileriyle belirlenen çağdaş kentsel toplumunun gittikçe karmaşıklaşan ihtiyaçları tarafından yaratılan diğer sorunlara karşı durabilme konusundaki yetersizliği, insan soyunun kalımına yönelik ölümcül bir tehdit oluşturuyor. Sosyalist ekonomik planlama, dünya ölçeğinde çevrenin korunması konusunda gerçek küresel işbirliğinin koşullarını yaratacaktır.

Burada ele alınan toplumsal haklardan hiçbiri, bu haklar için mücadele eden geniş ve güçlü bir emekçi halk hareketi ortaya çıkmadan güvence altına alınamaz. Sosyalist Eşitlik Partisi, 2004 seçimlerinden, böyle bir hareketi inşa etmek üzere, işçilere, öğrencilere, gençlere ve profesyonellere daha iyi bir dünya için harekete geçmeleri ve mücadeleye katılmaları çağrısı yaparak faydalanmayı amaçlıyor.

Demokrat Parti’den kopmak için

Amerikan işçi sınıfının temel tarihi sorunu burjuva partilerinden kopamamak ve kendi bağımsız kitlesel partisini kuramamak olmuştur. Mevcut iki partiye dayalı sistem yalnızca bir seçim yapılıyormuş yanılsamasını yaratmaktadır. Hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler, aralarındaki farklılıklar ne olursa olsun, Amerikan kapitalizminin toplumsal çerçevesini - yaşamın bütün alanlarında özel servetin ve kâr için üretimin egemenliğini - benimsemekte ve savunmaktadır.

Emekçiler oy kullanma hakkına sahip olsalar ve bu hakkı, artan toplumsal ve yasal engellere rağmen, kullanabiliyor olsalar bile, ortada oy verecekleri hiç bir şey yok ve hükümetin politikalarını etkileyecek etkili bir araca sahip değiller. Bu politikalar tamamen ekonomik seçkinler arasındaki rakip hizip gruplarının rekabet halindeki çıkarları tarafından belirleniyor. Uygulamada, işçi sınıfı siyasi olarak dışlanmış durumdadır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde daha önce yaşanan kitle hareketlerinin 1890’ların halkçı isyanı, I. Dünya Savaşı’ndan önceki DSİ’nin [Dünya Sınai İşçileri - ç.n.] militan sendikal mücadeleleri, 1930’ların kitlesel işçi patlamaları, 1960’ların insan hakları ve savaş karşıtı hareketleri temel zaafı emekçi insanları Demokrat Parti’nin boyunduruğundan kurtaramamış olmasıdır. Dolayısıyla, işçi sınıfının mücadelesi şu ya da bu toplumsal kötülüğün azaltılmasına yönelik bir mücadele olmakla sınırlı kalmıştır. Bu mücadeleler sermaye düzenine karşı Amerikan toplumunun halkın çıkarlarına hizmet edecek şekilde sistematik olarak yeniden yapılandırılmasını siyasi gündeme yerleştirememiştir.

Franklin Roosevelt gibi Demokrat Parti’nin en uzak görüşlü önderleri, kâr sisteminin bütününü koruyabilmek için kapitalizmin en kötü yanlarını budamayı denedi. Onun Yeni Düzen [New Deal] politikalarını, 1960’larda Amerikan kapitalizmine karşı girişilecek herhangi bir doğrudan meydan okumanın önünü kesebilmek için, sendika bürokrasisinin yardımıyla, Lyndon Johnson tarafından yasalaştırılan toplumsal önlemler izledi.

Ancak Amerikan kapitalizminin küresel ekonomik konumunda son otuz yıldır yaşanan gerileme her iki sermaye partisinin de keskin bir biçimde sağa kaymasına neden oldu. Cumhuriyetçiler geçmişteki tüm sosyal reformların kaldırılmasını talep ederek toplumsal gerici bir gündeme açık olarak sarıldılar.Demokratlar tüm liberal toplumsal reform siyasetlerinden vazgeçtiler ve kendilerini, lafla değilse bile davranışlarıyla, Cumhuriyetçilerin sınıf savaşı politikalarına uyarladılar.

1960’lardaki en son ciddi toplumsal reformların yasalaşmasından sonra Amerika’da tüm bir nesil yetişip orta yaşa geldi. Kapitalist sistemin toplumsal sefaleti yok etmeye muktadir olduğu tezinden hareketle Johnson’un "yoksulluğa savaş" ilan etmesinin üzerinden neredeyse 40 yıl geçti. Bugün, Amerikan kapitalizmi her zamankinden daha zengin ancak 1965’te olduğundan daha fazla insan yoksul durumda.

Clinton yönetiminin sicili, Demokrat Parti’nin "liberalizminin" iflasını ortaya koyuyor. Bush yönetiminin gerici politikalarının bir çoğunun temelleri Clinton tarafından - söz verilmiş olan sağlık hizmetleri reformundan vazgeçilerek, yoksullara yardımın ortadan kaldırılarak, demokratik haklara saldırılar düzenleyerek, Somali, Haiti, Bosna, Kosovo, Sudan, Afganistan ve Irak’ta askeri müdahaleler ve bombardımanlar yaparak - atıldı. Hem Bill hem de Hillary Clinton, Bush’un Irak’a saldırma ve bu ülkeyi işgal etme kararına destek verdiler ve her ikisi de ABD’nin bu ülkeden geri çekilmesine karşılar.

Demokrat Parti, aşırı sağcı siyasiler, hakimler ve Bağımsız Avukat Kenneth Starr tarafından başı çekilen suçlama komplosuna karşı ciddi bir mücadele vermeyi reddederek Cumhuriyetçi sağın ABD hükümetini eline geçirmesi için kapıları aralamıştı. Bu istikrarsızlaştırma kampanyasını, Demokratların, 2000 yılı başkanlık seçimlerinin gasp edilmesine ve Yargıtay’ın müdahalesiyle seçilmemiş bir başkanın başa getirilmesine boyun eğmeleri izledi.

2004 kampanyası resmi ABD siyasetinin sağcı yörüngesinde 2004 kampanyası bir ileri aşamaya işaret ediyor. Cumhuriyetçi Parti’ye bakıldığında şirket seçkininin en zapt edilemeyen ve aç gözlü kesimlerinin katışıksız bir ifadesi görülüyor. Hıristiyan sağ, ırkçı bağnazlar ve ulu orta faşistler gibi orta sınıfın en geri ve bağnaz kesimlerini, kendi kamuoyu desteklerinin çekirdeğini oluşturacak şekilde harekete geçirmeyi umuyorlar. Bu unsurların ortak amacı, şirketlerin kâr etmesinin ve emekçileri sömürmelerinin önündeki tüm engelleri kaldırmak. Sendikaların sağladıkları haklardan geriye işçilere fayda olan ne kalmışsa onları; çevre, sağlık ve güvenlik düzenlemelerini; şirket gelirleri ve mal varlığı üzerinden alınan vergileri; artan oranlı gelir vergisini; sekiz-saatlik iş gününü; ve hatta çocuk emeği üzerindeki kısıtlamaları ortadan kaldırmayı hedefliyorlar.

Ara sıra kimi adayları halkçı tutumlar alsa da, Demokrat Parti, Amerikan kapitalizminin iki ana siyasi kuruluşundan biridir. Beyaz Saray’da, koşullar elverirse, George Bush’un yerine geçebilecek adayın seçilmesiyle yakından ilgilenen mali oligarşinin çıkarlarına hizmet etmektedir. Tüm seçim süreci ön seçimlerden ana seçimlere kadar çeşitli adayların, daha halk oyunu yönlendirmek işe koyuldukları andan itibaren, attıkları adımları ayarlamak ve bir şekle sokmak üzere büyük miktarda para ve medyanın hakimiyeti altındadır. Sonuç olarak, başkanın seçimi, halkın demokratik isteklerini yansıtmak yerine, egemen seçkinler arasındaki bir anlaşmanın yansıması olacaktır.

Demokratların önderliği içinde yaşanan çekişmeler, ne kadar yoğun ve sert olursa olsun, esas olarak taktiklerle - Demokrat Parti’yi, toplumsal bir protesto patlamasının, kapitalist sistemin tamamını tehdit etmeyecek yollara yönlendirerek, mümkünse önlenmesi ve gerekirse budanması konusunda en iyi nasıl konuşlandırabiliriz sorusuyla - ilgilidir. Bush ile aralarındaki farklılıklar ne olursa olsun, önemli Demokrat adayların tümü egemen sınıfın en temel çıkarları konusunda Cumhuriyetçiler ile omuz omuzadır. Böyle olunca, Irak savaşına muhalefet ettiğini iddia edenlerinin bile, Amerika Birleşik Devletleri’nin işgali sürdürerek, Irak’taki gerilla güçlerinin direncini ezmesi gerektiğini ısrarla söylüyor olmalarını anlamak zor değildir.

Demokratların sol kanadında - bazıları Demokrat Parti içersinde çalışırken (Dennis Kucinich ve Al Sharpton’nın kampanyaları), diğerleri Yeşiller Partisi’ni ya da 2000 yılındaki Yeşil aday Ralph Nader’in olası bağımsız adaylığını destekleyen - yarı-halkçı bir hizip var. Bu unsurlar Demokrat Parti ve bütün burjuva siyaseti için "sol" bir aksesuar olarak hizmet veriyorlar ve Demokrat Parti’nin sola çekilebileceği ve hatta radikal siyasi ve toplumsal reformların bir aracı haline dönüştürülebileceği yanılsamasını güçlendiriyorlar. Bunlar kâr sistemini savunuyorlar ve, Kucinich örneğinde olduğu gibi, açıkça işçi sendikalarının bürokrasine ve kimi geri kalmış, rekabet gücü olmayan Amerikan şirketlerine dayanan ekonomik milliyetçiliğe sarılıyorlar.

Sosyalist Eşitlik Partisi, Sharpton tarafından desteklenen, ırka dayalı siyasete, emekçilerin çıkarlarına ve kapitalizme karşı uluslararası kitlesel bir hareket kurma ihtiyacına temelden düşman olduğu için karşıdır. Irka dayalı oyları temsil ettiklerini söyleyenler, ister ABD’deki siyahiler arasında, ister Latin kökenli Amerikalılar ya da diğer etnik gruplar arasında olsun, her zaman için dar ve ayrıcalıklı bir kesimin çıkarlarını temsil etmektedirler. Partimiz, kimlik siyasetinin yol açtığı çeşitli gerginliklere karşı çıkmaktadır ve kesinkes bütün çalışanların bütünleşmesini ve birliğini sebatla savunmaktadır.

Yeşiller, üçüncü bir kapitalist parti kurmak adına, işçi sınıfına dayalı bir sosyalist hareketin gelişmesine karşı çıkarak gerici bir siyasi rol oynuyorlar. Almanya’daki Yeşiller Partisi’nin sicilinin gösterdiği gibi Yeşiller burjuva siyaseti üzerinde etkili olur olmaz başlangıçtaki radikalizmini çarçabuk terk etmektedir. Alman Yeşilleri’nin eski pasifistleri, Alman askerlerinin II. Dünya Savaşı’ndan bu yana yurt dışında ilk kez konuşlandırılmalarını sağlayacak olan yolu açtılar. Kaliforniya’da Yeşil aday Peter Camejo sağcıların başının altından çıkan Geri Çağırma kampanyasına arka çıktı ve sonuçta ana Demokrat aday Cruz Bustamante’ye zımni olarak destek verdi.

2004 kampanyasında, bu sol bir ağızla konuşan siyasetçiler bir kez daha işçi sınıfının her iki büyük sermaye partisine karşı siyasi bağımsızlığını sağlaması konusundaki yaşamsal sorunu ileri bir tarihe erteletmeye çalışacaklardır. Bush’a yönelik kitlesel muhalefetini Demokratların adaylık yarışından muzaffer çıkan adayın arkasında toplamaya çalışacaklardır. Hepsi, sanki Bush, seçkin egemenlerin elindeki araçlardan sadece birisi değil de tek araçmış gibi, "Bush olmasın da kim olursa olsun" görüşünü kabul etmiş durumdalar.

Bütün bu "kötünün iyisi" siyaseti işçi sınıfı için tam anlamıyla gerçek bir çıkmazdır. Emperyalist savaş ve toplumsal gericiliğe karşı mücadelede kestirme bir yol yoktur. Bağımsız bir kitle sosyalist partisi kurmaya başlamanın zamanı şimdidir. Bu, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin 2004 seçimlerindeki mücadelesinin çerçevesini ve odak noktasını oluşturacaktır.

Sosyalizm ve Amerikan işçi sınıfı

Sosyalist Eşitlik Partisi, kendisini uluslararası sosyalist hareketin büyük geleneklerine dayandırıyor. Sosyalizm, eşitliği, insanlar arasında dayanışmayı ve işbirliğini, insanlığın baskıdan ve yoksunluktan, maddi ve tinsel kurtuluşunu savunur. Sosyalizmin ilk görevi yoksulluğu ortadan kaldırmaktır bu, insanlığın üretici güçlerinin gösterdiği devasa gelişim ve bilim ve teknolojideki muazzam ilerleme ortamında kesinlikle gerçekleştirilebilir bir hedeftir. Sosyalizm geniş kitlelerin yaşam standartlarını yükseltecek ve tam eşitliğin koşullarını yaratacaktır.

Ancak insanoğlu sadece karnını doyurmak için yaşamaz ve sosyalizm perspektifi acil maddi ihtiyaçların önemli olması bir yana - yerine getirilmesi ile sona ermez. Bu başarı, kültürün, bilimin ve her bir erkek ve kadının düşünsel ve manevi gelişiminin yeşermesi için gerekli temeli oluşturur. Sosyalizm, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetinin sağlandığı, uluslararası planlamanın ve işbirliğinin geçerli olduğu bir dünyada, halkın yeteneklerinin, ilgi alanlarının ve potansiyelinin tam anlamıyla gelişimini ve halkın katılımının ve demokratik denetiminin büyük çapta genişletilmesinin, insanlığın, ekonomik güvencesizliğin moral bozucu baskısından ve kıran kırana rekabetin insanı insan olmaktan çıkaran etkisinden kurtulmasını sağlayacağını tasavvur eder.

Karl Marx’la birlikte sosyalizm bir bilim haline geldi. 1917 Ekim Devrimi ile birlikte sosyalizm, kapitalizmi yıkan ve ilk işçi devletini Sovyetler Birliği’ni kuran kitlesel halk hareketinin programı haline geldi.

Rus Devrimi, işçi sınıfının toplumsal eşitlik için verdiği daha geniş çaptaki uluslararası mücadelenin bir parçasıydı. Amerikalı işçilerin elde ettikleri her önemli kazanım sosyalizmle ilişkiliydi ve bu kazanımların sekiz saatlik iş gününden, çocuk emeğinin kullanımına ilişkin yasalara; genel kamusal eğitimden, kitlesel sanayide sendikaların kurulmasına ve Güney’de Jim Crow ayrımcılığının sona erdirilmesine kadar - elde edilmesine sosyalist bir kafa yapısına sahip olan militanlar öncülük etmişlerdi.

Pek çok büyük ideal gibi, sosyalizm de suistimal edildi ve ihanete uğradı. Sovyetler Birliği’nde, Josef Stalin’in himayesindeki bürokrasi sosyalizme ihanet etti. Stalinizm, Rus Devrimi’nin eşitlikçi ve enternasyonalist mirasının sürdürücüsü değildi. Rus Devrimi’ne karşı verilmiş milliyetçi bir tepkiydi. Stalinist bürokrasi işçi demokrasisini ezdi, diktatörce bir yönetimi zorla kabul ettirdi, gerçek Marksistleri yok etti ve işçi sınıfının dünyanın dört bir yanında verdiği devrimci mücadeleleri bastırdı bunların hepsini "sosyalizm" adına yaptı. Rus Devrimi’ne, sosyalizme yönelik Stalinist ihanet, Kremlin bürokrasisinin uluslararası emperyalizmle doğrudan işbirliği içinde Sovyetler Birliği’ni dağıtması ve 1990’ların başlarında kapitalizmi restore etmeye başlamasıyla doruk noktasına ulaştı.

ABD’de işçi sınıfının mücadelelerine sendikaların içinde yükselen bürokrasi tarafından ihanet edildi. Sendika bürokrasisi kapitalist sistemi savundu ve işçileri esas olarak Demokrat Parti ile kurduğu ittifak aracılığıyla büyük Amerikan sermayesinin egemenliği altına soktu. AFL-CIO bürokrasisinin ihaneti, sendikaların şirket yönetimleri ile özdeşleştirilmesine ve bu örgütlerin işçi sınıfını savunmak yerine, onu bastırmaya yarayan araçlar haline gelmelerine yol açtı.

Bizim hareketimiz kendisini, işçi sınıfının, bürokrasiye karşı çıkarak sosyalizm yolunda mücadele vermiş en iyi, en cesur ve uzak görüşlü temsilcilerine dayandırıyor. Bu geleneğin en büyük temsilcisi, Stalinizmin ihanetlerine karşı mücadeleye öncülük etmiş ve 1938’de Dördüncü Enternasyonal’i Sosyalist Devrimin Dünya Partisi’ni kurarak uluslararası işçi hareketinin yeniden doğuşunun temellerini atmış olan, Rus Devrimi’nin önderlerinden Lev Trotskiy’dir.

Amerika da sosyalizm için kavga veren büyük isimler işçi bürokratlarıyla mücadele eden ve yaşamlarını işçi sınıfının kurtuluşuna adayan erkekler ve kadınlar - yetiştirdi. Bunlar arasında Big Bill Haywood, Eugene Debs ve James Cannon gibi önemli kişiler yer alıyor. Amerikalı işçiler, bugün, demokratik haklarını ve toplumsal kazanımlarını korumak için bu zengin sosyalist mirası yeniden kendilerine mal etmelidirler.

Egemen sınıf, sosyalizme karşı, başka hiçbir ülkede, Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu kadar vahşi ve acımasız bir kampanya yürütmedi. Her Amerikalı, doğduğu andan itibaren anti-sosyalist propaganda yağmuruna maruz kalır. İşçiler kendi kendilerine bunun neden böyle olduğunu sormalıdır. Neden korkuyorlar? Bütün sanayileşmiş ülkeler arasında kârın ve kişisel servetin toplumsal ihtiyaçlar üzerine en çok çıkarıldığı, sermayenin emek üzerindeki egemenliğini en acımasız biçimde uyguladığı ve servetin en utanmazca ve korkunç biçimde yoğunlaştığı ülkenin ABD olması sadece bir rastlantı mıdır?

Toplumun çıkarlarının kişisel servet birikiminden önce gelmesi gerektiğini içgüdüsel olarak fark eden herkes, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin 2004 seçimlerindeki kampanyasına yönelmeli ve kampanyayı aktif bir biçimde desteklemelidir.

SEP’in 2004 seçim kampanyasına katıl ve kampanyayı inşa et

Bizi destekleyen herkesi, siyasi tahlil okumak içinDünya Sosyalist Web Sitesi’ne bakan herkesi ve büyük sermayenin partilerine karşı sosyalist bir alternatifi destekleyen herkesi, SEP’in 2004 seçim kampanyasında aktif katılımcı olarak yer almaya çağırıyoruz. Bu, ilk aşamada çabalarımızı, adaylarımızın oy pusulasında yer almasını sağlamak için birleştirmemiz gerektiği anlamına geliyor.

Bu başlı başına ciddi bir problem. Diğer hiçbir gelişmiş kapitalist ülkede, bağımsız bir işçi sınıfı partisi için en temel demokratik hak olan oy pusulasında yer almak, ABD’de olduğu ölçüde zor değildir. Bill Van Auken’in ve Jim Lawrence’ın 50 eyaletin tamamında oy pusulasında yer almalarını sağlamak, yaklaşık olarak kayıtlı seçmenlerin 750.000’inden (sadece Kaliforniya’da 150.000 seçmenden) imza almayı ve ayrıca gerekli harçları ve yasal masrafları karşılamak için on binlerce doların yatırılmasını gerektiriyor. SEP adaylarının ABD Senatosu ve Temsilciler Meclisi seçiminde oy pusulasında yer almalarını sağlamak da bir başka büyük sorun olarak önümüzde duruyor. Bu görev, ancak işçileri, profesyonelleri, genç insanları ve öğrencileri, bir seçim çalışmasının ötesine geçerek, işçi sınıfının kitlesel bir sosyalist partisini inşa etmenin temellerini atacak şekilde harekete geçirecek, siyasi bir taban hareketi geliştirilerek yerine getirilebilir.

Bizler bu zor görevi bizi destekleyenlerin önüne koyuyoruz: SEP’in kampanyasını tanıtma çabamızda bize katılın, SEP’in adaylarına destek toplayın ve SEP’in adaylarının olabildiğince çok sayıda eyalette oy pusulasında yer almalarını sağlayın. Kongre için SEP’in adayı olarak seçime katılın. SEP’i emekçilerin yeni siyasi partisi olarak inşa etme çabasına yardımcı olun.

SEP, bu girişimi başlatmak üzere, 13-14 Mart 2004 tarihinde, Michigan Ann Arbor’da bir ulusal konferans düzenliyor. Bu konferansta SEP’in siyasi programı ve kampanyada alınması gereken pratik önlemler tartışılacak. Bu konferans, Bill Van Auken ve Jim Lawrence’ın oy pusulasında yer almalarını sağlamak amacıyla ülke çapında bir çalışma başlatacak ve kongre üyelikleri için SEP kampanyaları örgütleyip, emekçileri ve genç insanları bir kıyıdan ötekine, tutkulu bir siyasi seferberlik içine sokabilmek üzere planlar hazırlayacak.

SEP, bu kampanyaya katılmak isteyen herkesi Ann Arbor konferansına gelmeye ve işçi sınıfının siyasi partisini inşa etme çalışmasında yer almaya davet ediyor.

Kampanyaya gönüllü destek vermek için ve SEP’e bağışta bulunmak için buraya tıklayın

 

Sayfanın başı

Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.



Telif Hakkı 1998-2017
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır