World Socialist Web Site


Bugün Yeni
Olanlar

Haber ve Analiz
Tarih
Sanat Eleştirisi
Polemikler
Bilim
Bildiriler
Röportajlar
Okur Mektupları

Arşiv

DSWS Hakkında
DEUK Hakkında
Yardım

DİĞER DİLLER
İngilizce

Almanca
Fransızca
İtalyanca
İspanyolca
Portekizce
Lehçe
Çekce
Rusça
Sırp-Hırvat dili
Endonezyaca
Singalaca
Tamilce


ANA BAŞLIKLAR

Dünya ekonomik krizi, kapitalizmin başarısızlığı ve sosyalizmin gerekliliği
SEP/DSWS/TEUÖ bölgesel konferanslarında kabul edilen karar önergesi

Bush, Türkiye’ye Irak’ta PKK’ya saldırması için yeşil ışık yaktı
Türk-Kürt çatışmasındaki tarihsel ve siyasi sorunlar

Asya’da tsunami: neden hiçbir uyarı yapılmadı

Mehring Books’tan yeni bir kitap: Amerikan Demokrasisinin Krizi: 2000 ve 2004 Başkanlık seçimleri

Livio Maitan (1923-2004):
eleştirel bir değerlendirme

  DSWS : DSWS/TR : Haber ve Analiz : Seçim haberleri : 2004 AB seçimleri

AB seçim sonuçları Avrupa hükümetlerini sarstı

Peter Schwarz
24 Haziran 2004

10-13 Haziranda Avrupa Birliği (AB) üyesi 25 ülkede yapılan Avrupa parlamentosu seçimlerine damgasını vuran, rekor sayıda seçmenin oy kullanmaması ve kıta boyunca hükümette yer alan partilerin büyük oy kaybına uğraması oldu.

Toplam 349 milyon insan Avrupa Parlamentosu’nda yer alacak olan 732 milletvekilini belirlemek üzere oy kullanma hakkına sahipti. Bir çok yorumcu tarafından "Hindistan’daki parlamento seçimlerinden sonra en büyük demokratik oylama" şeklinde reklamı yapılan bu seçim, AB kurumlarına ve Avrupa’daki bir çok hükümete karşı çok yaygın ve şiddetli hoşnutsuzluğun ifadesi haline geliverdi.

Oy verme hakkına sahip olan seçmenlerden sadece yüzde 44,2’si oy kullandı –bu bir Avrupa seçiminde görülen en düşük oy kullanma oranı oldu. 1979 yılında yapılan seçimlerde seçmenlerin yüzde 63’ü oy kullanmıştı ancak oy kullanma oranı o zamandan bu yana sürekli olarak gerileme göstermekte. 1999 yılında yapılan son Avrupa seçimlerinde seçmen katılımı yüzde 50’nin biraz altında bir orana ulaşmıştı.

Oy kullanmayan seçmenlerin oranının bu derece yüksek düzeyde olmasında, içinde bulunduğumuz yılın 1 Mayıs’ında AB’ye katılan Doğu Avrupa ülkelerindeki seçmenlerin tepkisi en önemli belirleyici etken oldu. Yeni üye olan ülkeler içinde açık farkla en büyük nüfusa sahip olan Polonya’da her beş seçmenden sadece biri oy kullandı. Çek Cumhuriyeti’nde oy kullanma oranı yüzde 30’un ve Macaristan’da yüzde 40’ın altında kaldı. Almanya ve Fransa gibi uzun süredir AB üyesi olan ülkelerde de seçimlere katılım rekor düzeyde düşüktü.

Kimi yorumcular bu düşük katılımın bilgi eksikliğinden ve seçimlere yönelik ilgisizlikten kaynaklandığını iddia ettiler. Ne var ki, bu tür açıklamalar bu sonucu doğuran gerçek etkenleri belirlemekten uzak kalıyor.

Seçimde birçok Avrupalı AB kurumlarının anti-demokratik organlar olduklarını ve en güçlü sermaye lobilerinin çıkarlarına hizmet ettiklerini gayet iyi bildikleri için oy kullanmadı. Bu bağlamda, Avrupa seçimlerinde bu derece düşük düzeyde oy kullanılmış olması hem Avrupa’daki keskin toplumsal kutuplaşmanın hem de halk kitlelerinin bütün siyasi düzene yönelik duyduğu yabancılaşmanın arttığını gösteriyor.

Bu toplumsal ve siyasi gerçeklik kendisini aynı zamanda kampanyalarının merkezine AB’nin eleştirisini ya da AB’yi toptan reddetmeyi koyan grupların ve partilerin elde ettikleri başarıda gösteriyor. Örneğin Hollanda’da eski bir AB görevlisi olan Paul van Buitenen tarafından kurulan örgüt Avrupa Parlamentosu’na girmeye yetecek kadar oy toplayabildi. Van Buitenen 1990’larda AB Komisyonu’ndaki bir rüşvet skandalını ortaya çıkartmış ve daha sonra işten çıkarılmıştı.

Benzer bir biçimde Avusturya’da rüşvete ve AB bürokratlarının aşırı harcamalarına karşı kampanya yürüten Avrupa Milletvekili Hans-Peter Martin’in başını çektiği yeni bir liste oyların yüzde 14’ünü aldı. AB’ye karşı çıkan sağcı partiler de Polonya’da, Çek Cumhuriyeti’nde, Macaristan’da ve Büyük Britanya’da hatırı sayılır bir destek elde ettiler.

Farklı ülkelerde farklı biçimler alsa da, seçim sonuçlarının genel seyri seçmenlerin mevcut hükümetlerden hoşnutsuz olduklarını gözler önüne serdi. Özellikle birkaç yıldır hükümette yer almakta olan ve sosyal programları tırpanlama politikası izleyen sosyal demokrat partiler ağır kayıplara uğradılar.

İktidardaki Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ve Britanya’daki İşçi Partisi’nin bu seçimde elde ettikleri oy oranı bugüne kadar aldıkları en kötü seçim sonuçları oldu. Polonya’da iktidardaki Demokratik Sol (DSİ) ittifak yüzde onun altında bir oy aldı. Bu Polonya’da her elli seçmenden sadece birinin hükümet partisinden yana oy kullandığı anlamına geliyor!

Sağda yer alan partiler de seçmenlerim hışmına uğradılar. Muhafazakar partiler Fransa’da, İtalya’da, İrlanda’da, Danimarka’da, Avusturya’da ve Hollanda’da önemli öçlüde oy kaybettiler. Bu oy kaybı hem refah devleti programlarının dağıtılmasına hem de Irak’a karşı yürütülen savaşa duyulan yaygın öfkeyi yansıtıyordu.

Özellikle İtalya’da Başbakan Silvio Berlusconi’nin partisinin ve Britanya’da Tony Blair’in İşçi Partisi’nin uğradığı kayıplar büyük ölçüde savaşa yönelik yaygın karşı çıkışla bağlantılıydı. İspanya’da üç ay önce yapılan genel seçimlerde savaşa karşı yaygın olarak duyulan muhalefete hitap ederek sürpriz bir zafer elde eden Sosyalist Parti oy oranını korumayı başardı.

Hükümette yer alan hem resmi sol hem de resmi sağ partilerin önemli ölçüde oy kaybetmeleri karşısında medyanın çeşitli kesimleri "seçmenin uyarıda bulunduğundan" bahsediyor. Ne var ki söz konusu olan geçici bir uyarı değil. Uzun zamandır görece olarak istikrarlı bir oy tabanına sahip olan "geniş halk kesimlerinin partileri" denen partiler bir süredir düşüşe geçmiş durumdalar. Bu partilerin kendilerine destek sağlayan toplumsal tabanlarında yaşanan dramatik erozyon bu ayki Avrupa seçimleriyle çıplak gözle görülür hale geldi.

Bu düşüşün kendisi geniş halk kitleleri ile bütün burjuva siyasi düzeni arasındaki derin uçurumun bir ifadesidir. Savaş sonrası dönemde Avrupa burjuvazisinin egemenliğini sürdürmek için kullandığı bütün geleneksel kurumlar ve mekanizmalar ciddi bir kriz yaşıyor.

Almanya

Şansölye Gerhard Schröder’in önderliğindeki SPD elde ettiği yüzde 21,4 oranındaki oyla bir genel seçimde bugüne kadarki en kötü sonucu almış oldu. Parti daha önce en kötü seçim sonucunu –yüzde 28,8 oranında oyla- 1953 yılında, muhafazakarların önderi Konrad Adenauer popülaritesinin doruklarındayken almıştı.

SPD’nin yine kötü bir sonuç almış olduğu bir önceki Avrupa seçimiyle karşılaştırıldığında parti 9,2 puan destek kaybetti. 2002 yılında yapılan Almanya genel seçimleriyle kıyaslandığında ise SPD’nin 17 puan oy kaybettiği görülüyor.

Avrupa seçimleri ile birlikte yapılan Thuringia’daki eyalet seçimlerinde SPD’ye verilen seçmen desteği tam anlamıyla çöktü ve bu parti sadece yüzde 14,5 oranında oy alabildi –bu bugüne kadar bir eyalet seçiminde aldığı en kötü sonuçtu. SPD, Thuringia eyalet seçimden Hıristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) ardından eyaletin en güçlü ikinci partisi olarak çıkan Demokratik Sosyalizm Partisi’nin (PDS) on puan gerisinde kaldı.

Aldığı yüzde 48,7 oranındaki oyla CDU Avrupa seçimlerinin Almanya’daki tartışılmaz galibi oldu. Ancak aslında CDU 1999 yılında yapılan Avrupa seçimlerinde aldığından 4,2 puan daha az oy aldı.

Almanya’nın Yeşiller Partisi diğer partilerin oy kayıplarından istifade etti ve yüzde 11,9’la oy oranını yaklaşık olarak ikiye katladı. Yeşiller kendilerini hükümet ortağı olarak oynadıkları rolden ayrı tutmayı başardılar ve büyük şehirlerdeki orta sınıftan hali vakti yerinde olan kesimlerin desteğini sağladılar.

Aynı zamanda "serbest pazarcı" liberal Hür Demokrat Parti (FDP) de oy oranını artırdı ve yüzde 6,1 ile bir kez daha Avrupa Parlamentosu’na girmeyi başardı. 2002 genel seçimlerinde Alman parlamentosunda temsil edilebilmek için gerekli olan asgari yüzde beş oranına ulaşamamış olan PDS, Avrupa seçimlerinde oy oranını bir parça artırdı ve FDP ile benzer oranda oy topladı.

SPD’nin yaşadığı oy kaybının esas nedeni, bu partiye geleneksel olarak destek verip de, bu partinin Gündem 2010 adlı programı doğrultusunda hükümetin yaptığı sosyal kesintilerden ağır bir şekilde etkilenen çok sayıda taraftarının seçimde oy kullanmaması oldu. Bir kamuoyu araştırmasına göre, genel seçimlerde SPD’ye oy vermiş olan 11 milyon insan bu seçimde oy kullanmazken, tahminen 800.000 civarında seçmen CDU’ya kaymış.

Seçime katılan küçük partilerden hiçbiri yüzde ikiden fazla oy alamadı. Ülke çapında aldığı toplam 25.824 oyla Alman Sosyalist Eşitlik Partisi (PSG) 1994 Avrupa seçimlerinde almış olduğu oyu iki katından daha fazla arttırmayı başardı.

Büyük Britanya

İskoçya ve Kuzey İrlanda’da seçim sonuçları henüz açıklanmadı ancak bununla birlikte Britanya’da yapılan seçimlerin İşçi Partisi hükümetini cezalandırıldığı açıkça görülebiliyor. Seçime katılım oranı 1999’daki katılım oranının 2 puan üzerine çıkarak (esas olarak ülkenin kuzeyinde posta ile oy kullanma uygulamasının devreye sokulması sayesinde) yüzde 39 oldu ancak bu artışa karşın katılım oranı yine de AB ortalamasının altında kaldı.

İşçi Partisi seçimde 6 puan gerileyerek sadece yüzde 23 oranında oy alabildi; bu İşçi Partisi’nin kuruluşundan sadece dört yıl sonra, 1910’da, aldığı oydan sonraki en düşük oy oranı oldu. İşçi Partisi Avrupa seçimlerinde geçtiğimiz Perşembe günü yapılan yerel seçimlerde aldığından da daha berbat bir sonuç aldı. Ancak Muhafazakarlar İşçi Partisi’nin yaşadığı kayıptan istifade edemediler. Muhafazakar Parti geçen seçimlerde aldığı oya göre10 puan gerileyerek sadece yüzde 27’sini alabildi; bu partinin 1832’den bu yana yapılan herhangi bir genel seçimde aldığı en düşük oy oranı idi.

Seçmenlerin hoşnutsuzluğundan en çok faydalanan parti, 1999’da aldığı oyu ikiye katlayıp yüzde 16,8’lik oy oranı ile üçüncü sıraya yerleşen, Avrupa Birliği karşıtı Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) oldu. UKIP Avrupa Parlamentosu’ndaki temsilci sayısını üçten 12’ye çıkartarak dörde katladı ve Doğu Midlands bölgesinde, Arap karşıtı yorumları nedeniyle gözden düşmüş olan eski TV sunucusu Kilroy-Silk, Muhafazakarların yüzde 0,3 yakınına kadar sokularak ikinci oldu. UKIP ülkenin güneybatısında ve güneydoğusunda da Muhafazakarların ardından ikinci parti oldu.

Guardian gazetesi "bu iki büyük partinin çoğunluk oylarını alabilmek için uğraş verdikleri ilk seçim oldu; bu Avam Kamarası’nda temsil edilmeyen partilerin toplam olarak yüzde 25’ten fazla oy topladıkları ilk seçim oldu; ve Britanya tarihinde seçimi ‘kazanan’ partinin oyların üçte birinden azını aldığı ilk seçim oldu."

UKIP’nin aldığı oy esas olarak Muhafazakarların oy kaybetmesi pahasına oldu, ancak bu partinin elde ettiği başarı hükümetin AB’ye yönelik politikasında büyük çaplı güçlüklere yol açacak ve resmi siyasetin bütün spektrumunun sağa kaymasına yol açan bir etki yaratacak. UKIP, AB’den çıkılması düşüncesini bile desteklemeyen, ancak yalnızca İşçi Partisi hükümetinin politikalarına karşı bir protesto sergilemek isteyenlerden birçok oy aldı.

UKIP’nin aldığı oy, seçmenlerin İşçi Partisi’ne karşı duydukları hoşnutsuzluğun sadece sağcı bir şekil aldığı anlamına gelmiyor. Bunun tam tersi. Irak savaşı karşıtı bir platformda kampanya yapan ve sosyal sorunlar alanında kendilerini İşçi Partisi’nin solunda gösteren Liberal Demokratlar oylarını iki puan artırarak yüzde 15’e yükselttiler.

Yeşiller yüzde 6 oranında oy olarak Avrupa Parlamentosu’ndaki iki sandalyelerini korudular. George Galloway’in solda yer alan Hürmet Birliği Koalisyonu ülke çapında yüzde 1,8 oranında oy aldı, ancak 90.000’in üzerinde oy topladığı Londra’da aldığı oy oranı yüzde 5’lere yaklaştı –yine de bu oy oranı Hürmet’in AB Parlamentosunda sandalye kazanmasına yetmedi.

Aşırı sağcı Britanya Ulusal Partisi ülke çapında oyunu 1 puan artırarak yüzde 5’e çıkardı.

Bunların dışında seçimlere savaş karşıtlığı ve "geleneksel İşçi Partisi" temaları üzerinde yoğunlaşan çok sayıda protesto yönelimli aday katıldı. Toplamda, UKIP dışındaki küçük partilerin aldıkları toplam oy oranı yüzde 19 oldu. Bu küçük partilerin aldıkları oylar UKIP’nin aldığı oyla toplandığında, seçmenlerin üçte birinden fazlasının üç büyük partiyi –İşçi Partisi, Muhafazakarlar ve Liberal Demokratlar- terk ettikleri görülüyor.

Fransa

Fransa’da Başkan Jacques Chirac ve Başbakan Jean-Pierre Raffarin’in iktidardaki partisi (UMP) oyların sadece yüzde 16,6’sını alabildi. UMP, Chirac tarafından, 2002 yılının ilkbaharında, zorunlululuk gereği devlet başkanı olan figürün arkasında sağı birleştirmek üzere kuruldu. UMP Mecliste mutlak çoğunluğa sahip.

Avrupa seçimlerinden sonra Fransa’da sağ hiç olmadığı kadar parçalanmış durumda. UMP’nin bir parçası olmayı reddeden "serbest piyasa yanlısı" liberal UDF oyların yüzde 12’sini toplamayı başardı. Diğer iki sağ parti beraber – Philippe de Villiers önderliğindeki MPF ve Charles Pasqua önderliğindeki RPF – toplam yüzde 8,4 oranında oy aldılar. UMP ve UDF’den farklı olarak bu iki parti AB karşıtı. Jean-Marie Le Pen’in aşırı sağcı Ulusal Cephesi yüzde 10 oranında oy aldı. Üç ay önce yapılan yerel seçimlerde Ulusal Cephe yüzde 15 oranında oy toplamıştı.

Seçimden en kazançlı çıkan parti oyların yaklaşık olarak yüzde 30’unu alan Sosyalist Parti oldu –bu, partinin son Avrupa seçimlerinde aldığı oya göre 8 puanlık bir artışa karşılık geliyor. Komünist Partisi yüzde 5,8 oy oranı kaydederken, Fransız Yeşilleri bir parça oy kaybettiler ve yüzde 7 oranında oy aldılar. 1997 ile 2002 yılları arasında Lionel Jospin’in başında bulunduğu hükümette "sol koalisyon"u kuran bu partiler – Sosyalist Parti, Komünist Parti, Yeşiller ve Radikaller – sağcı burjuva partilerinin (Ulusal Cephe dışında) elde ettikleri toplam yüzde 37,7 oranındaki oy oranının önemli ölçüde üzerine çıkarak toplam yüzde 42,2 oranında oy aldılar.

"Radikal sol" partilerin –Lutte Ouvrière ve Ligue Communiste Révolutionnaire- oluşturdukları ittifak, daha önce aldıkları yüzde 5’in üzerindeki oy ile Avrupa parlamentosu girebildikleri iki Avrupa seçiminde aldıkları oyun altında kalarak, sadece yüzde 2,6 oranında oy toplayabildi. İki partinin oy oranı aynı zamanda üç ay önce yapılan yerel seçimlerde aldıkları yüzde 4,9 oranındaki oya göre de gerilemiş oldu.

İtalya

İtalya’da oy kullanma oranı yüzde 70 oranına ulaşarak görece yüksek bir düzeyde gerçekleşti ancak Başbakan Berlusconi’nin önderliğindeki iktidar partisi sadece yüzde 20,5 oranında oy alabildi. Bu oran, partinin 2001 parlamento seçimlerinde aldığından 9 puan ve son Avrupa seçimlerinde aldığından 5 puan daha az. Partisi’nin en önde gelen adayı olarak seçimlere katılan Berlusconi, oyların en az yüzde 25’ini toplamanın hesabını yapıyordu. Ortaya çıkan sonucun kendisi için ciddi bir kişisel yenilgi olarak görülüyor.

Berlusconi’nin sağcı koalisyonunda yer alan ortakları, onun yaşadığı yenilgiden belirli bir ölçüde istifade etmeyi başardılar. Ulusal İttifak yüzde 11 ve Hıristiyan Demokrat UDC yüzde 5,6 oranında oy aldı. Diğer bir kolasiyon ortağı, Kuzey Ligası sadece yüzde 5 oranında oy toplayabildi. Toplamda, hükümette yer alan partilerin oluşturduğu cephe yüzde 43 oranında oy aldı.

Ana muhalefetteki, ağır topları arasında Avrupa Komisyonu Başkanı Romano Prodi’nin de yer aldığı Zeytin Ağacı İttifakı bir çıkış yapamadı ve daha önceki seçimlerde aldığı oranda oy toplayarak, sadece yüzde 30 oy alabildi. Hepsi bir araya getirildiğinde muhalefet partilerinin aldıkları toplam oy oranı hükümetteki koalisyon partilerinin toplam oyunun iki puan üzerine çıkıyor.

Eğer bu sonuç genel seçim sonucu olsaydı, Avrupa seçimlerinde oyların yüzde 6’sını almış olan Komünist Yeniden Oluşum Partisi’nin kritik bir rol oynamış olacağı görülüyor. Geçmişte Komünist Yeniden Oluşum merkez sol hükümetlere parlamentoda defalarca destek vermişti ve şimdi bu parti gelecekte kurulacak olan bir merkez sol koalisyona katılmayı tasarlıyor.

İspanya

İspanya’da Sosyalist Parti (PSOE) 14 Martta yapılan genel seçimlerde elde ettiği beklenmeyen zaferin ardından gücünü korudu. Yüzde 43,3 oranında oy alan bu parti, Mart ayında aldığından biraz daha fazla oy toplamış oldu. Mart ayında yapılan seçimlerde yenilgiye uğramış olan muhafazakar Halk Partisi (PP) oy oranını iki puan artırmayı başardı ve sadece iki puan farkla PSOE’nun arkasında ikinci sırada yer aldı. Buna karşılık seçime katılım oranı yüzde 46 oranında kalarak bu ülkede görülen en düşük katılım oranı oldu.

Seçimde oy kaybeden taraf İspanya’daki küçük partiler oldu. İspanyol Komünist Partisi’nden çıkmış olan Birleşik Sol sadece yüzde 4,2 oranında oy aldı ve Avrupa Parlamentosu’ndaki dört sandalyesinden ikisini kaybetti.

Polonya

Oy kullanma oranının çok düşük düzeyde kaldığı Polonya’da muhafazakar Yurttaşlar Platformu seçimden en güçlü parti olarak çıktı. İlkesel olarak AB üyeliğini destekleyen ancak Polonya’nın "ulusal çıkarlarının" güçlü bir biçimde savunulmasını talep eden Yurttaşlar Platformu ve diğer muhafazakar muhalefet partileri hep beraber oyların yüzde 40’ını aldılar.

AB karşıtı iki sağcı parti oyların yüzde 30’a yakınını aldılar. Milliyetçi Polonyalı Ailelerin Katolik Ligası (LPR) yüzde 17 ve sağcı popülist Andrzej Lepper önderliğindeki Samoobrona (Öz Savunma) yüzde 12 oranında oy topladı. Seçimlerden önce, kamuoyu yoklamaları Lepper’in çok daha yüksek bir oranda oy alacağını öngörüyordu.

Hükümetteki SLD yüzde 10’dan daha az bir oy aldı ve SLD’den kopmuş olan Polonya Sosyal Demokrasi partisi yüzde 5 oranında oy topladı.

Gözlemciler seçim sonuçlarının ülkede tüm şiddetti ile devam etmekte olan siyasi krizi yumuşatmaya hiçbir şekilde yardımcı olmayacağını öngörüyorlar. Polonya Devlet Başkanı Alexander Kwasniewskiy tarafından başbakanlığa aday gösterilen Marek Belka’nın onanmak için bir kez daha Polonya Parlamentosu’nun önüne çıkması gerekiyor. Belka, birkaç hafta önce Mecliste yapılan ilk tur oylamada gerekli çoğunluğu sağlamayı başaramamıştı. SLD’nin bu son seçimlerde aldığı korkunç sonucun ardından, Belka’ya ikinci tur oylamada başarılı olma konusunda neredeyse hiç şans tanınmıyor.

 

Sayfanın başı

Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.



Telif Hakkı 1998-2017
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır